Kedili Mutfaklar

Cumartesi, Kasım 27, 2010

Ayvayı yeme halleri



Mevsimi geldi çoktan. Ben halâ mırmırlanıyorum, alsam mı da, yapsam mı da... Hani nar suyunamdan mı, elmalımdan mı, bal kabağına yamadığımdan mı? Sonunda çarşıya vardım, ayvadan aldım. Niyetimi de kurmuşum bir güzel, pişmeden etmeden ayva ayva yiyeceğim ayvalarımı. Yanında rakımın kadehini buza gömmüşüm görüyorum kendimi.  Hep içtiğim buzlu rakı değil, buzda rakı yani. 

Ekmek ayvası rica ettim. Yerken sulu suludur ve nispeten yumuşak.  Şaplatacağım ayva ısırığıma dilimi, alacağım zarif kadehimden sek yudumumu, bir de bulut şekillerinden fal tutacağım kendime o sırada.  Niyet bu.  

Bulutlar var ya, tutuyorlar bazı. Bulut falları demek istiyorum. Bir kümeye yumuyorsun gözlerini, artık cirrus cumulus neyse ne, yirmi otuz falan sayıyorsun içinden; pıt açtın gözlerini ve anında benzetiyorsun bulutu.  Neye benzetiyorsan artık.  Onlar hızla değişken, gözler kapandığı yerden çoook başka şekillere açılıyor ve bu benim bulut falım oluyor.  Keyifli de oluyor.



Kısmet değilmiş yine ayvayı ayva gibi yemek. Kısmet ummadık bir lezzeteymiş yine. Ayvanın böylesi de keşfedilmeyi bekliyormuş meğer. 

Daha aklımda ne yapacağım yok ama ayvalarımı elma oyacağı ile oymaya başlamışım bile.  Zor oluyor biraz, uğraşıp yapıyorum.  Azmin elinden ne kurtulmuş?  İki taraflarında ikişer delikle iki ayva kalıyor elimde.  İkiye böldüğüm iki kayısıyla tıkarım ben bu delikleri.  Önce bir tarafları tıkansın.  Birer ufak çubuk tarçınla ikişer üçer karanfil de atarım deliklerden içeri.  Sonra çay kaşığıyla şeker doldururum deliklere.  Tepelere yine yarımşar kayısı, buraya kadar iyi.  Ya şimdi?




Fırınım yanıyor hazır, ayva fırın olur mu?  Olmam, demez ya.  Ayvalarım fırın torbalarına girer mi peki?

Torbalar önce unlanır malûm.  Azıcık un pof pof sallanır torbalarda, sonra içimden şeker koymak da gelir, ikişer koca kaşık şeker koyarım.  Bağlarım torbalarımı, ikişer de delik açarım tepelerine.  Küçük bir fırın kabı, içine iki parmak su, suyun içinde ayvalar; hoop fırına girdiler bile.

Birlikte yapıyoruz işte, ne olacağını nasıl yeneceğini ben de henüz bilmiyorum. 

  


Elliyoruz fırındaki ayvaları ara sıra, algıda yumuşadı gibiler sanki, güzeel.  Renkleri geçti bahar hazan erdi bu yerde sanki, bu da güzeeeel. 

Çıktılar fırından da açtık ya torbalarını, bir de ne görelim, hafif unlu şeker de buzlanmış gibi yapışmamış mı ayvalara, kısmen...  İşte bu fevkalâde.  Sanki bir yerlerde Noel, bir şömine çıtırdıyor bir evde, frosty quince şaraba eşlik edecek o şömine önünde.  Hani İspanyol usulü, manchego peyniri ile membrillo (quince paste ~ püre ayva jölesi) yer gibi.




Yiyoruz ayvayı, biraz sert, biraz yumuşak.  Azıcık kıtırdıyor çiğnendikçe, az biraz eriyip yutuluyor.  Ayva tazesi tadı aynen kalmış, tarçınla karanfile pek de bel bağlanmamış..., tatlı değil, varla yok arası şekerli.  Yemek üstüne aman aman tatlı niyetine çıkarılacak bir durum yok yani.

Vuralım kendimizi iyisi mi şaraplı bir akşama.  Neye niyet..., kısmetse keçi peyniri, kırmızı şarap ve ayvanın böylesi.

Cam önü nanelerim bitti bitecek derken sürdürüyorlar yaşamlarını elan, iki süs püslük bağışlıyorlar ayvalarım üstüne.

Mestim bu geceee, sen de banaaaa mest olarak geeeel... 

Makam Hicazkâr.  Usûl Curcuna.  Bestekâr Lavtacı Ovrik.

Şu bulutlar da bir alem canııım.   

Pazartesi, Kasım 23, 2009

Bahçeye gel baaahçeye...

Bana bir kış bahçesi vaadetseler. "İçine neler neler dikelim istersin?" deseler. Sayarım, "Bir ayva, bir hurma, bir kestane ve bir nar ille de..., cevizle fındığa gel de hayır de..., limon olsun, mandalina, portakal ve de kumkuat belki de." Elma armut yer kaldıysa dikilsin. Alıç aralardan sivrilsin.

Bahçem küçük, ancak yetişebilirim zaten hepsine, konuşmaya okşamaya yemeye yedirmeye. Öyle saksı gibi de yan yana dizilmeyecek ya bunlar. Aralarındaki mesafede uzun adımlar atılabilsin, ki serpilince kavuşabilsinler birbirlerine, dal dala, çiçek çiçeğe, yaprak yaprağa, meyve meyveye...

Kurduk bitti hayalimiz. Reality show başladı. Zır kapı Serap, "Hurmalar bahçeden, seversin sen..."

Huriyelerle camdan bahçeye bir bakışma ve Huriye, "Oya'nııım ayva toplayalım mı sana da?" Ben, "Eh hadi bari bir iki tane..."
Organik diyor satan, haşlanıp ayıklanmış kestanelerim var; adres, İnebolu Pazarı, İcadiye. Aynen narlar da, pazardan ama organikmiş, günahı satanın boynuna.

Cumartesi sabahından şekere basılmış nar suyunda ayva, Pazar sabahı fık fık, tıngır tıngır, fokur fokur derken, muhteşem tatölçer zekamla kestaneleri de salmaz mıyım içine?

Kısa keselim mi? Mutfağımda ayva nar birlikteliği resmidir. Uzun zamandır yaparım bu karışımdan reçelimsi tatlılar. * (Yıldızlı adresten okumaya devam...)
Günün tarifi, ikişer ayva ve nar; narlar önce kaşıkla ezilmiş sonra da mıncıklanmış iyice tel süzgeçten tencereye. Üç mandalina sıkılmış, ayvalar kabuklarıyla bızzztlanmış iri parçalar halinde. Kestane, dediğim gibi haşlanmış olacak, yarım kilo diyelim en az. Şeker kiloya varır neredeyse, karanfil de unutulmasın.

Kaynatın artık işte. Su da ekleyin ara sıra kaynar kaynar, pek bir çekiyor çünkü. Kaynadıkça köpükler alınsın unutulmasın. Göz göz ve kıvamı lık lık olacak. Tepeden tutulan kaşıktan ip gibi değil pıt pıt düşecek yani tabağa. Oldu da bitti. Limonla kestirmedim nedense. Ekşisi tatlısı pek yerindeydi de ondan sanki.

Geri dönersek eğer tepsideki kış bahçeme, bizim sahici bahçeden bir elma kaldı elimde; hurmalar da durup duruyor içinde.
Bir ocakta da brokoli haşlanıyor. Patates havuç biber ilavesiyle. Onlar süzülüp alınıyor tencereden. Suyuna, suyunaaa, suyunaaaaaa da tarhana. Tarhanaya bızzztlanmış hurmalar ve bir elma. Acı biber süs olandan, kara biber iri çekilmiş.


Meydana çıkan lezzet alışılmış iş değil. Öyle olur olmaz her mutfakta halledilip her dile damağa sunulacak bir lezzet de değil. Tadarken düşünen, yutarken tatların farkına varanlara göre desem. Acı ve tatlı ve ekşisiyle, köy mutfaklarımızın çalakaşık bandır tarhanasını beş yıldızlılara tac'eder desem.

Karışsın bol parmesanla, üstüne inceden sızma, kalın çekilmiş biber...

"Bahçeye gel baaaahçeye..." yazılsın bahçemin duvarına.

İmza Annoya.

Cuma, Ocak 27, 2012

Ayvanın tatlı hallerinden


Ayva yemenin mükemmel ama aynı zamanda kolay hallerinden bir tane daha.  Yemekten sonra tatlısı diye mi yersiniz, sabah sabah reçeli mi, hiç mi hiç ilgilenmiyorum. Aklımı çelen mesele çok lezzetli olması ve çiğnenebilirliğini kaybetmemesi.  Çocuk maması gibi yutulur değil, yenen şeyler pişirmeyi seviyorum bildiğiniz gibi.

Bu durumum yemek yaparken mümkün olan en az su kullanımını gerektirir, hattâ hiç.  Ayva tatlım da hiç suyla pişti.  Yağsız tavaya, nedense bu sefer kabukları soyduğum* ayvaları, önce dörde sonra da üçe dilimleyerek yaydım.  Limon suyu, tırtıklanmış limon kabuğu, tarçın kabuğu ve karanfil taneleriyle  harmanladım avuçlarımla.  İki ayvaydı, beş altı kaşık şeker yetti benim ağız tadıma.  Olsaydı koyu renklisini koyacaktım, kalmamıştı beyaz şeker kullanıldı.  Ayvanın ayva rengi olmasına katkıda bulunmaları için, koçanlardan ayırdığım bir tutam çekirdeği de tavaya serpmeyi ihmal etmiyorum tabii. 

Sıkı sıkıya, hiç buhar kaçırmayacak gibi kapatın tavanın üstünü.  Ben bu sıkı sıkıya kapatma işini iyi yapmak için folyodan öte geçemedim..., ancaaak folyo~gıda temasını önlemek üzere, hafifçe ıslatıp sıktığım pişirme kağıdını tencere/tavanın içine dönük olarak sıkıştırıyorum önce. Folyo sonra. Bu da bir süredir deneyip pek memnun kaldığım buluşlarımdan.



Orta ateşe koyduk ya bunları, bir süre sonra içinden bir sinirlenme, oflayıp puflama, köpürme halleri geldiğini hissedeceksiniz.  Belli ki işi azıtıp ocağı batırmaya yelteniyor, hemen bıçağın sivrisiyle üç beş deliverin folyoyu.  On dakika da kısık ateşte kalsın, olmuştur. 

----------

Ayvayı pişirmeden yemek bildiğim en zor işlerden. Aceleye getirmeden, düşüne taşına çiğnenen küçük lokmaları gırtlaklarımızı zor bir yutuma karşı iyice ayarlayıp..., aman dikkat..., hah şimdi yutabilirsiniz.   
Nereden çıktı diyeceksiniz tatlı tatlı konuşurken?  Bir kere gidiyordum da ben ayvayı yerken! 

İyisi mi?  İşte yaptığım gibisi.


* Minicik bir parça lohusa şekeriyle kaynatıp içtim.  (Ayva kabuklarının kaynatılıp içilmesi, idrar yolu iltihaplarında iyileşmeyi hızlandırırmış.)   

Pazar, Ekim 16, 2005

Böylesi yakışırdı benim narlarıma

İçim temiz içim. Narları aldım karşıma koydum ya, seyrine bakılıyor hani iki haftadır. O rugan kabukları okşanıyor, taçlanmış minik popolarına yaklaştırıyorum burnumu her gözüme değdiklerinde, koklaşıyoruz. Mercan Dede’nin Nar albümüne dayıyoruz kulaklarımızı da; darbukalar, kanunlar, neyler meyler ve de yaylanıyorlar yaylılar... Ortam hazırlıyoruz kendimize. (Narlarım, ayvalarımla. Aynı karede kendilerine bizim bahçeden dün kopardığım ham mandalinalar eşlik ediyor.)

Penceremin önünde büyümekle büyümemek arası senelerdir karar veremeyen ama her sene de bana kıyamayıp dolu dolu süs narı doğuran ağaççığımızı da katıyoruz şenliğe. İçeri geliyor ara sıra, iri yakışıklı narlara yakın durup eğliyor gönlünü. O kocaman kocaman narlarla top oyunları oynayamayan Kimsecik ve Cancan için de düşürüyor yere bir minnacık narcık, deliriyor benimkiler tabii. Az top vardı sanki evde. Ama her yeni katılan, en gözde oyuncak onlara.

Böyle böyle bizim evde neredeyse narları narsistleme eylemi başladı başlayacak. Yok bu böyle olmayacak. Zaten ruganımsıları matlaşacak az daha... Haydi haydi haydi Annoya iş başına... Git manavdan ayva beğen. Gel geri, şu çok sevdiğin ayva nar reçelini kaynatıver. İşte bu noktada, bu düşünce silsilemin neticesinde bir anda, içimin temizliği kapının zilinde çalıyor. Komşum Huriye’nin bahçesinde ayvalar toplanmış, komşulara dağıtılıyor. Payımda tam dokuz tane var. Tabii aklıma düşmüş o iri yarı ekmek ayvalarından değiller, yavrucaklar hayli zedeli, şekilsiz ama artık benim ayvalarım onlar. Onlar da koklandılar, sevildiler. Eh madem artık ayvalar da geldiler...

Narlarımı sıktım, dört nar, resimlerini gördünüz hani Hayati Kaptan mutfakta yazımın içinde ve de yukarıda; işte onlar, neredeyse bir litre su çıkardılar. Elektrikli narenciye sıkacağı ile, tepesine tertemiz şeffaf bir mutfak poşeti geçirip, etrafı allamadan becerdim bu işi. Posayı tel süzgeçe aldım, tahta kaşığın tersiyle daha daha damlattım suyunu reçel tenceremin içine. Ayvalarımı yıkadım, koçanları kesildi çıktı tabii. Yine kabuklu kabuklu, hani elmalarım gibi ama bu sefer robotumun dilimleme aygıtı ile incecikten dilimlendiler. Nar suyuna katıldılar, bir kilo şeker döküldü tepelerine, iki koca parça da lohusa şekeri katıldı içine. Kapağını kapatıp bıraktım öylece gece boyunca.

Ne çok suyu vardı sabah kalktığımda. Tarçın çubuğu ve karanfil tanecikleri eklendi tabii yine, ateşe oturdu, köpükleri alına alına kaynatıldı. Su ilavesi azardan, gerektiği kadar yapıldı. Ayva çok güzel jölelenen bir meyva olduğu için, hayli sulu ancak göz göz haline geldiğinde limonla kestirip, bir kaç taşım daha kaynatıp kapattım.

İrili ufaklı dört kavanoz nar suyuna ayva reçelim oldu. Ailemizin reçelcisi anneciğimin yanında tabii ki halâ boynuz gibi durmaya devam ediyorum. Kulağı hiç bir zaman geçemem. Ama çabalıyorum işte. Bir kavanoz da ona gidecek, bakalım ne diyecek?

Cuma, Mart 20, 2009

Ayvayı yemeli de yemeli...

Ayvalarımın ıcığının cıcığını çıkarmaya girmedimdi mutfağa. Tatlı/reçel gibi yaptığım çok sevilen ben koydum annem kaldırdı pişecek, iş bitecekti. Hayal tabii. Madem öyle olacaktı, o zaman kabuklarını neden derli toplu biriktirdim çukur bir tabağın içinde? Çekirdekli koçanlarından talebim ne olacaktı ki ayrıldılar bir kenara?

İkinci sorumu hemen yanıtlıyorum. Kaynattım içtim. İçine iki de karanfil, bir kaşık da bal... Tadı güzel, rengi güzel. Faydası var mıymış? Bilmiyorum daha. Çekirdeğin faydasından cilt maskesi filan olarak bahsediyorlar. O taraklarda bezim yok. Olanlara baktım ama, öğrendim *.

Bir de hurafe, tatlısını filan yaparken ille çekirdek katacaksın içine ki rengi acayip güzel olsun, diyeler! Yok öyle bir durum. Yıllarca inandım, boş yere kandım... Baksanıza şu çekirdeksiz pişen ayvalarımın rengine, hani bir yazı önce. Ne yani, çekirdek ne yazacak bu renge siz deyin gayri.

Su Ürünleri Tanıtım Grubu ne hava çalıyor? "Haftada iki gün balık, yaşam boyu sağlık." Bana sorarsanız haftada üüüç beeeş gidiyor balık kekâları. Ama işi sağlık boyutundan sefa boyutuna çevirdiğimden bu grup beni dışlıyordur mutlaka. Bahsetmiyor yani adamlar, balık yanında çökülecektir rakının başına aynı zamanda, gibi bir mevzuattan. Ya da turpların gözleri sevdaya düşüren şekillerinden bul da, şiirlenip uzat uzattıkça sofranın keyfini demiyorlar.

Sorgu suallerimden ilkini merak ediyorsunuz bence. Altı ayvam vardı, hepsinin kabukları bızzzt aletime girdi. Bir limon suyu, iki üç diş sarmısak ve tuzla iyice bızzztlandı. Koyduğum şık porselen kavanozumda üstü sızmayla örtüldü. Süslendi de, benim gözlerime şenlik önce sonra da resme çıkacak tabii, kolay değil.

Akşamına, tavaya yatan balık filetosunun üzeri bu ezmeyle kaplandı. Renkli biberlerin iri taneleriyle bezendi. Zencefil çentikleriyle ödüllendirildi. Tava folyoyla örtüldü sımsıkı. Beş dakika geçti, on dakikaya varmadı...

Artan ayva bızzztını buzdolabında saklayın. Balıktan başka yerlerde de kullanacaksınız çünkü. Tavuktu mavuktu filan...

Buyrun oturun sofraya.

Ablam Hülya, "Şeytanın aklına gelmez," dedi.

* http://dogadansifaya.blogspot.com/2008/01/ayva-ayva-ekirdei.html

Pazartesi, Kasım 10, 2008

Ben koydum annem kaldırdı reçeli

Hemen yanıbaşımdaki evin bahçesinde, gelişmelerini takip ettiğimiz ayvalar sonunda olgunlaştı. Komşum Huriye bu takibi gerçekleştiren herkese gönderdi ağacın hasadından. Bu zaten her yıl böyle olur. Ben de her yıl bu eciş bücüş ayvalardan harikalar yaratırım.*

Mutfağımda Annem Selma devrimi gerçekleştirilen bu günlerde, Annoya sus pus olmuş önüne her koyulanı ikiletmeden yalana yalana yerken...; eeee yani yalanım yok, kendi ne idüğü belirsizliğimi de özlemiyor değilim.

Belli bir süresi var mutfağa gizlice sokulup istediklerimi gerçekleştirmek adına bazı hazırlıklar yapmamın. Bu süreler Annem Selma'nın aptes ve namaz vakitlerine denk geliyor. Sonra kovulduğumun resmi çiziliyor ve annem benim bıraktığım yerden kendince rötuşluyor mutfağı!

İşte bu devremize rastgelen bir reçel yapma yöntemi, ağzı değme lezzetlere yan çizen bazılarınca ONNNNN NUMMARAAA ilan edildi. Ekim'in onbeşinde yazdığım bahçe elmalarımın reçeli ile aynı iş. O elmalar biterken, Şemsi'nin Amasya'dan gelen elmalarında da aynı tarif uygulandı. Amman Tanrım.
Bu sefer de ayvaya. "Fruit glacé," diyor Annem Selma, "boynuz kulağı geçti," diyor. Ablam Hülya bir tadına bakıyor ve gece vakti ayva alıp gidiyor evine, ki vakit kaybetmesin, kaynatsın çabucacık.
Soyuyorum ayvaları, dörtlü dilimler yapıp. Üçe dörde bölünüyor sonra dilimler. O ara kararıyor filan diye umursamayın, farketmiyor. Kaynatacağımız tencereye koyup üstüne şekeri döküyorum. Şeker ayvaları örter kadar oluyor, aralıklarından da ayvalar görünüyor ama, ölçü budur. Yirmidört saat şekerde yatan ayvanın koyverdiği suyu iyice yükseliyor, belki bir parmak su ilavesi ya istiyor ya istemiyor.
Üç beş karanfil tanesiyle kaynatın. Ben, Annem Selma namaza dururken kaynamayı başlatıyorum. O çıkınca limonunu da kestirip işi bitiriyor.
Bu reçel bizim evde ben koydum annem kaldırdı reçeli olarak anılıyor.

Ben yokken de ağzınızın tadı olsun dedim!
Yapmazsanız darılırım bak.



İçinden ayva geçen yazılarım bu adreste. Ayvalar, hep aynı ağacın ayvaları...



(Annoya'm yarın hastaneye yatıyor. Tetkikleri yapılacak önce, Çarşamba günü de kırt kırt kesilecekmiş. Ben miyauuu miawww duasına durdum. Haydi hep beraber maaawuuu miyauuuuuu, mawwww; maaaamiiin.)

Cumartesi, Ocak 19, 2008

Cihanşümul bilgiler

Sosyete hamsisi varmış da haberim yokmuş. Belki hamsinin de sosyetesi vardır, onu da bilemiyorumdur. Supermarkette durup bakındım etrafıma almadan önce. Olur ya, biri çıkıp itiraz edecek olur, "Hem sosyete değilsin, hem hamsisini alıyorsun," der. Ne cevap vereceğim o zaman?
Ben noodleüstü yapıp yedim, bir şeye benzemedi.

Sahi sosyete neye benzer?

Nişantaşı'ndan geçilince Kürşat'a uğranmıştı. Domates kuruları kiloluk şekliyle alınıp getirildi eve. Yanısıra alınanlar arasında kapari, makarna sosu falan da vardı. Ve fakat, City's uğranılmadan geçilmişti.

Hafta içinde Hayati Kaptan'lara gidilmiş, Arzu kızımın yaptığı ekmek sadece orada yenmekle kalınmamıştı tabii. Yanına kocaman bir kavanoz zeytin de katık olarak katılıp, diş kirasının fevkinde bir koli yapıldı. O da eve getirildi.
Ekmek, domates~kırmızı biber~sarmısaklı yapılmış, enfes. Evde abaza peynirim var. Yolda hayaller kuruyorum, hayallerimde işte aynen şöyle bir tabak var.

Kızaran ekmek dilimlerimin üzerine, kenarına falan domates ve zeytinlerimin içinde yattığı sızmalardan koyulacak. Tabii o domateslerden ve o zeytinlerden de alınacak tabağa. Abaza peyniri dilimlenmiş ve sarmısak dişleri ufalanmış olacak. Italian Seasoning denen ot kuruları gezdirilecek hepsinin tepesinden. Koy rakıyı Annoya şeklinde, kocaman bardakta bol buzlu. Git otur Tarihi Yarımada'nın camilerine karşı, sarayına karşı duran sedirin üzerine. İncecikten bir müziğe kaptır canını. Düşüneceğin neler neler vardır kimbilir, düşün düşün.

Boktur işin.

Haydi bir daha, nar suyunda ayva şeyi yapalım. Yani ben yine yaptım, siz de yapın. Nar suyu çıkarmanın yeni bir yolunu denedim bu ara. Nar taneleri püre aleti ile eziliyor. Kolay iş mi peki? Eh işte, narları Şemşi ayıkladığı için biraz daha kolay geldi bana! Ayvaları da daha kolayına kaçıp bızzzzt aletimin içinde parçaladım. Hani o tepesinden ittirip kaktırıp dilimlettiğim aletten veya rendelemekten daha çabuk ve irili ufaklı parçalar halinde çok hoş oldu.



Geceden nar suyu ve şekere bastığım ayva parçacıklarını sabahın erken saatlerinde kaynattım. Kavanoz mavanoz ne buldumsa doldurdum içlerini, akşam ben dönene kadar soğur onlar. Benim güzel oğlum Cancan'ım burnunu sokmasın diye, evden çıkmadan bir de tülbent örttüm üzerlerine.


Tülbent, Fransızca'dan Türkçeleştirilmiştir. Fransızcası türbandır. Yazılı ve görsel basında, bilmeyenler öğrensin diye RTE'ce defalarca tekrarlanmıştır.

Gün gelecek de benim reçel kavanozlarım oyalı türban mı takacaktı?

Kim derdi?

Başbakan Erdoğan, türbanla ilgili İspanya'da yaptığı açıklamalara gelen eleştirilere Ankara Esenboğa Havalimanı'nda yanıt verdi. Erdoğan, "Meydan Larousse göre, türban, her çeşit yumuşak kumaştan, kenarsız kadın başlığı. Tülbent, Fransızca türban; başörtüsü. Kadının saçlarını kapamak için başlarını örttükleri, işlemeli veya düz bez, eşarp… Bunları ben söylemiyorum, meydan Larousse söylüyor" dedi.


Pazar, Nisan 08, 2007

Ayvalı kabak tatlısı


İkisi de kış tatlılarının en güzelleri olarak gelirler sofraya ama ayrı ayrı. İkisinin lezzeti de zirve yapar tabaktan ağıza, oradan da mideye giden yolda. Birleştiklerinde ne olabilirin cevabı ise burada.

Bir ayva ve aynı ağırlıkta balkabağı veya ağırlıkları eşit daha fazla miktarlarda ayva ve balkabağı rendelenecek. Kahverengi şekerle iyice harmanlanacak. Şeker miktarı tamamen ağzımızın tadına göre ayarlanacak. Öyle ya tatlıyı benim gibi kararında sevenler veya çok tatlı olunca bayılanlar var. İncecikten tereyağı ve taze zencefil rendesi, bir kaç karanfil, ya da herkesin keyfine göre baharatlanacak.
Folyo ile sıkıca örtülmüş fırın kabında 160 derecede 60 dakika pişecek. Sonra biraz daha şeker serperek üstü açık olarak 20 dakika kadar fırında kalacak. Sıcakken üzerine bal gezdirip, soğuyunca iri dövülmüş şamfıstıkla servis yapılacak.
Kim demiş buna kaymak yakışmaz diye.
Koyarsanız çok yakışacak.

Çarşamba, Nisan 22, 2009

Kavun kelek çıkarsa ya?

Kavun küçücük ve pek ehl-i keyif duruyor ama tadı eh işte, kabakgillerden olduğunu inkar etmiyor. Böyle olmaz. Ben durumu yumuşatır, onu sevdiğimi böyle de yenebileceğini söylerim ama başkaları anlamazsa ya? Hani tutar da kelek derse biri?

- Benim kavunuma haaaa? Kelek dedin haaaaa?

- Al sana, al sana, dan daaaan daaaan.

Gitmeyelim fail-i meçhule...


Konumuz garip kavunu kurtarmak adına yapılan faili belli bir lezzet girişimi. Önce iki minicik parça damla sakız dövmesi, az muskat rendesi ve file dedikleri kesimde şamfıstık parçaları Peysan ricotta peyniri ile halleşecek. Sonra da bu karışım, içi çekirdeklerinden temizlenmiş kavuna doldurulacak. Kesilen kapağı yeniden kavunun tepesine geçirip streçleyin sıkıca ve dolapta dinlensin.

Çıktı dolaptan, kesiliyor. Tam da o sırada akla iki fikir arz-ı endam ediyor. Daha daha keyiflenmeme vesile oluyor.

İlki bu küçücük kavundan shot votka yanında yararlanmak. Vakit akşamın o vakti zaten. Dondurucuda duran shotlıklara, yine dondurucuda demlenen votka, dondurucunun içinde doldurulur.

Shotlıklarımızın buğusunu kaybetmeyelim dikene kadar shotımızı, değil mi efendim?

Gitti iki dilim, elde var iki.

İkinci iki dilim tatlıya dönüşecek. Ayva tatlımsı/reçelimsim* dolaptan çıkarılacak. Peynirli kavun dilimleri üzerine birkaç ayva parçası süs oldurulup, ballı suyundan da daha daha üstüne gezdirilecek.

Sahi yaaa, aklıma iki faili meçhulün failleri takılıyor ikidebirde.. Gay çocuğu kapısında kurşunlayan(lar), liseli kızın kafasını kesip çöpe atan(lar).

Kavunla ne ilgisi var derseniz; durumlar kelek geliyor bana.

Odur ilgisi.


http://kedilimutfaklar.blogspot.com/search?q=ben+koydum+annem+kald%C4%B1rd%C4%B1


Cuma, Ocak 11, 2008

Ne havadis?

Antalya, Elmalı'dan ceviz var, kestane var. İnanmayacaksınız ama susam kokusu mutfağı esir alan tahin var. Tahinin birazı humusa girecek, geri kalan biraz biraz bilmem nasıl yenecek? Cevizler acayip, lezzeti tatlı, kabuğu incecik. Öğrenmiş oldum böylece çekiçle kırdığım cevizlerin 'çetin ceviz' olduğunu, 'çetin ceviz' diye neye dendiğini. Elmalı cevizi neredeyse parmaklarında kırılıyor insanın. Avocado ile maydanoz salatası yaparım ya, işte onun içine de koyarım artık bu cevizlerden. Nasıl olacak bakalım?


Kestaneler bereketli olacak, çok eminim. Yıllar, belki asırlarca tüketilecek. Çünküüüü, tepesinde mini mini filizi olanları dostlarıma dağıttım. Ege'deki köye, Yeniköy ve Ortaköy'deki bahçelere, Mine'sinin serasına gittiler; ekilmeye, büyümeye. Bende eksik kalmadım tabii, ektim! Mine'sinin talimatıyla önce saksıda ve dış mekanda duracaklar bir yıl boyunca. Bu ara iki üç hafta içinde filizi topraktan baş göstermiş, ağaç olma yolunda ikinci adımlarını atmış olacaklar. Bir yıl sonra bahçelerimize dikilecekler. Özge'ciğim, çok teşekkürler sana. Yine paylaşarak büyüdük.


Narlar ayıklanacak, suyu çıkarılıp ayva rendesi ile reçelimsi yapılacak. Ben bunu hep yapıyorum ama bana pek kalmıyor, doya doya yiyemiyorum. Yakında nar suyunda ayva reçelimsisi imalathanesi kurabilirim yani. Yan ürün olarak da portakal suyunda ekşi elma. Izgaraların yanında hele, of of of oluyor ki ne...

Marmara'nın depremini geçirmiş bir küçücük kız varmış. Rehabilitasyon kurslarında yün bebekler yapmayı öğrenmiş. Zaman geçmiş, büyümüş genç kız olmuş. Marmara Üniversite'sinde okumaya ve okul giderlerini yün bebekler yapıp satarak karşılamaya başlamış. Annoya o bebeklerden oturtmuş rejisör koltuğuna dört tane yan yana; yastık gibi kullanıyormuş. Bayramdı seyrandı eşe dosta vermiş bir sürü. Kızın elinde bebek kalmamış. Daha yapsın da daha alsın, diye bekliyormuş şimdi.


Hafta sonuna doğru evimi çiçeklerle bezemek huyum vardır. Bu hafta ayçiçeği minyatürleri alındı. Çok dekoratif duruyor, bana kırsal keyfi veriyorlar. Torunum Cancan bebeklere ve çiçeklere yakın, rejisörün altında duruyor. Hani atlamayın, mutlaka onu da görün, diye diyorum.

Son zamanlarda çok sevdiğim bir salata keşfettim. Bir kereviz ve bir granny smith elma, bir portakalla yarım limon suyuna rendeleniyor. Bir diş sarmısak rendenin inceciğinden geçirilerek iki kaşık mayonezle birlikte katılıyor içine. Sızmayı gezdirin üzerine, tazecik kereviz yaprakları ve kuru amerikan üzümleriyle süsleyin.

Kırmızı şapkalı kızlar çoğalıyor. Etrafınıza dikkatle bakın, Annoya markalıları tanıyabilecek misiniz bakalım. El öpenlerimden Edremit'den Çiğdem de taktı gitti bir tane başına.

Bu arada Hemera yağları İstanbul'da da satılmaya başlanacak galiba yakında. İlk olarak Gayrettepe, Defne Şifalı Bitkiler 0212 288 07 08'de damağınızın onayını bekliyor. Üstelik önce 250 ml / 3.00 YTL tadımlık şişelerden alınıyor, sonra bir teneke 5 litrelik götürülüyor eve.


Reklam payı olarak benim zeytinlerim özel sıkılıyor ama, n'aber!!!

Akrabayı talûkat geniş. Nilo sanıyla, Nilüfer Tokay adıyla maruf ressam benim akrabam. Nereden? Anne dedem tarafından kuzenimin karısı. Sergisine uğrayın bence.


Kıymalı mercimekle nefis bir peynirli börek çok da güzel yeniyor.

Havadis dediğim bunlar işte.

Cumartesi, Kasım 03, 2007

Elma ayva, yine aynı dava

Devamlılık arzeden okurlar bilir, ayvası komşu bahçeden, elmalar bizdendir. Şimdiki zaman tam zamanıdır, ağaçlarından toplanır ve üleşilir. Oya mutfakta onları seyreder bir süre, bir hafta da olur on gün de. Ayva tüylerini ancak böyle mümkündür yakından gözlemek, dokunup toy delikanlı yanağının ne menem yumuşak olduğunu hissetmek; ayvalar ağacından gelecek!

Elmalardan sıyrılıp çıkan kurtlara yeni ev bulup yerleştirmek de bu zaman zarfında hallolur.


Geçtiğimiz yıl ne yapmışım diye döner bakarım bir. 15 Ekim, 2006’ya denk gelen mutfak halimde greyfrutlu reçelini yapmışım. Bu yıl sos olsun o zaman, reçel değil. Şekeri azaltalım, ekşiyi çoğaltalım, acıyı da çalalım içine... Et, balık yanına koyar, “Eeeee pes yani,” dedirtiriz yiyene.


İki limon da dahil iki kiloya yakın meyvem var. Çürüğünü temizle, çarığını çıkar geriye kalana yarım kilo şeker katıyorum. Limonu iyice ince bızztlanmış oluyor, elmasıyla ayvası bızztın ince dilim keskisinden geçmiş. Harmanlıyorum hepsini, bir saat kadar yatıyor tencerede bu harman, biraz su koyveriyor. Sonra da karanfil ilavesi ve üstünü epeyce aşan suyla kaynıyor.


Sos olacağından fazla yapışkanlık peşinde değiliz. Meyveler yumuşayıp suyu koyulaşmaya yakınken, kırılmış bir çubuk tarçın, bir tutam tarçın tozu, iki kaşık bal, iki süs biberi ekledik..

Yiyenlerdenseniz kızarmış domuz pirzolasıyla..., değilseniz T-bone yanında..., hiçbiriyseniz ızgara mantar ve beyaz pilavla..., iyi olur.


İki kaşık süzme yoğurda da çalınır, "Ooooh fevkalâde."

Çok amaçlı sostur, çoook.

Yılın mahsülü davası yine çözülmüştür.

Çarşamba, Nisan 23, 2008

Ne diyeti, tövbe tövbeeee...

İşittim de inanamadım. Bön bön bakıyorum suratına. Diyor ki Annoya'm, hafif yemekler uygulaması başlatmış. İlk defa bu kadar aleniyete döktü bu işi. Haydi hayırlısı... Ucu bana da dokunmasa bari. Cancan

Bu mevzuda tövbe tuttuğum görülmemiştir. Eder eder bozarım. Olmuştur yakın geçmişimde onbeş kiloya kadar sıkıp canımı, sonra koyvermek aynı can'ı yeniden, sınırsız. Tersten mehter yürüyüşüm de meşhurdur, bir ileri iki geri.

Yaş koydukça kilo da koyuyor, taşınmaz mal gibi kalacağım bir gün kenarda. "E hadi hadi o zaman... Boşalıp boşalıp semerini yeme," dediysem eğer kendi kendime, anlayın ki biraz kızmışım ben bana.
Pilavdan da dönmemek kaşığı kırmamak gerek; yani lezzetten geçmemek, gözü tok tutmak, mutfağı garip koymamak gerek demek istiyorum. Zaten yok öyle zamanlamaydı, miktarlamaydı gibi hedeflerim. Sadece günün birinde biraz daha hafiflemiş olacağımı, zavallı belimi bacaklarımı dizlerimi bileklerimi falan daha az yoracağımı düşünerek..., aaah aah nasıl da yanılıyorum!

Zayıflama mutfağımın tarzı şişman mutfağımla aynı olur tabii olsa olsa. Yine yaparım ben yapacağımı. İlk günden bir semizotu dürümü yaparım mesela ki, zor tutarım sonra kendimi bir tane daha dürmemek için.

Biraz nane, maydanoz falan da kattım içine. Baharat olarak birleşik Lemon & Pepper kullandım. "Az sızma ama azzzz sızma haydi göreyim seni," dedim kendime. Parmesan gezdirdim sonra üzerine, yine kurallarıma uymayan azzzzlıkta.

Kısa bir süre için verin fırına, ki ölmesin güzelim yeşillikler.

Dürün.

Bayıldım.

Güzel bir tatlı ikramım da oldu kendime. Çentilmiş çikolata, ayva nar reçeli damlaları, üç beş tane şamfıstık ve naneyle tam da ağzıma layıktı şu zavallı hafif yoğurt.

Şimdi bu tövbeyse eğer, tövbe tööövbeeeee!

Tövbe etsem diyorum, diyete.


Çarşamba, Mart 11, 2009

Sultani turşu vesaire haberleri

Kılçıklarını kıl kıl aldım sultanilerin iki yanından. Bıçak yardımı ile ama keserek değil, çekerek. Sultani, çiğ çiğ yendiğinde o kadar lezzetli bir bezelye türü ki, ayıklarken yarısı gitti. Bir pakette azıcıktı zaten, yemek yapsan porsiyon etmez. Ben de tuzlu limona basıp turşumsu bir lezzet elde etmeye ve bazı ızgara et~balığın yanında yenilebilir dekorasyon malzemesi olarak kullanmaya niyet ettim. Maksat, "Eli lezzetlidir, ne yapsa yenir," dedirtmek eşe dosta.

Sultani ile uğraşmamdan hazetmeyen Cancan, kendine başka iş ararken küçük oyuncak sepetini devirdi. Gürültüye koştum ki durum bu. Bugünlerde sürekli oyuncaklarını döküp saçıp ortalarında yuvarlanıyor. Ben anlıyorum o maskaranın ne demek istediğini tabii. Doğum günü yaklaşıyor ya, yeni oyuncaklar aldırtmak maksadı.

Kadıköy gezilmişti geçenlerde, çarşı pazarı tabii. Cemre'yi ziyaretim muhteşem oldu, http://www.awecemre.com.tr/ . Tadına bakmanın suyunu çıkarmama hiç ses etmeyen Murat'tan biraz da evin ihtiyaçlarını toparlayarak çıktım. İhtiyaç dışı alışverişim tatlı tüketimine dayalı birkaç parça şeydi ki bana kafayı da yedirdiler. Malatya işi, nar döneri dediklerine bayıldım hele. Kamkatların da şekerlemelerini yapmışlar. Muhteşem.

Örtüm tabii ki muhteşemden öte bir şey. Anneciğim Selma'nın çeyizine işlediği hesap işi bir yemek örtüsü. Yıl kaç peki, 1940 mı ne?

Tellerime iki el attım bıraktım, aklımda yokmuş öyle bir mesele meğer. Şimdi aklıma yatma safhasında. Elime geçen, tellerle ilişkilendirebileceğim şeyleri bir teneke kutuya dolduruyorum. Tellere bulaştığım ilk gün fındıklı peçeteliği yapmıştım. Çok şeker oldu mini maviş göz boncuklarıyla filan. Stor perdelerimi çekiştirdiğim iplerin ucuna da incik boncuk çıngırak filan dizip tutacak yapmaya karar vermiştim. Biri aha sol üstte duruyor, hattâ astık yerine de sallanıyor o aslında. Diğerleri gün ola harman ola, yapılacaklar elbet. İçim dar mı ne? İçim diyorum, "İçiiiim, dar mı ne?"

Kadıköy Çarşı gezilirse Çiya'ya uğranır tabii. Neden tabii, onu da anlamıyorum vallahi? Kaç senedir gidip de memnun kaldığım olmuyor. Tencere yemeği yemek istiyorum hep, vıcık yağlı sularda geliyor. Musa Usta ne yapıyor, kontrolu neden bu kadar kaçırıyor elinden acaba? Ünlü olmakla kalınmıyor çünkü olduğun yerde. Ününü sürdürecek performans da gerekiyor. Nitekim azar azar tadına bakmalık istediğim iki küçük tabağımın lezzetleri de hayli elden geçmeyi gerektiriyor.

Ekşili bulgur köftesi dediği sanırım analı kızlı olmalıydı. Ekşiye, limon da yesem ekşi demeyen ben bu yemekte sevimsiz bir ekşilik buldum. Taze sarmısak yahnisi ise olmadık, ne yapsan olmayacak gibi duran bir tuhaflık. Pide üstü yoğurt ve onun da üstünde taze sarmısaklı taskebap... Yağlılıklarının da bir daha üstüne basmak istiyorum, çok yağlılar, çok da salçalı. Yağ ve salça karışımına lezzet diyorsak eğer, o zaman başka.

Kendi mutfağıma döneyim en iyisi. Sultanilerimi iki limon ve yarım greyfrut suyunu tuzlayıp üstlerini örtecek kadar da su ile çalkalayarak bastım kavanoza. Sarmısak, bir iki dilim kabuklu limon, acı biber, defne yaprağı ve dereotu ile de çeşniledim. Bir parmak sızmayla örttüm üzerini. Enfes olacaklar, eminim.

Yanında duran hani o "ben koydum annem kaldırdı" dediğim ayva tatlısı. Bugün yine yapıldı. Tarifi aşağıdaki adresimde duruyor ancak bu sefer ben koydum ben kaldırdım. Ne yazık ki Annem Selma burada yok. Evinde de yok, hastanede.

http://kedilimutfaklar.blogspot.com/search?q=ben+koydum+annem+kald%C4%B1rd%C4%B1

Benim de keyfim yok.

Mutfak vesaire bu kadar derman bugün derdime.