Kedili Mutfaklar

Çarşamba, Eylül 21, 2005

Amerikan kovboyları aslan cinotri

08/09/2003'den www.acikradyo.com adresli bir yazım.

Keyifli olduğu zamanlarda önce ıslıkla melodisini, arkasından da, sadece başlığa çıkardığım satırını bildiği şarkısını söylerdi. Amerikan kovboyları aslan cinotri. Eh, babam da çoğu zaman keyifliydi. Malum keyif adamlarındandı. Zorla söyleteceksiniz beni şimdi merhum babacığımın arkasından. Sefaya düşkün olan gruptandı! Ne bir gün öğlen birasını, ne happy hour vakti zamanlarını, ne de akşam sofrasının kadehini eksik görmüşümdür elinde.
İşte bu ehli-pür-keyif babacığımın ağzından eksik olmayan cinotri ile sizin de halleşmenizi istiyorum, hemen şimdi. Üstelik hayallerime de karışacaksınız ister istemez.

Cinotri bugün aklıma durduk yerde düşmedi. Madam Anahit'le birlikte oturdu gündemime hatta haftademime. Gitti ya, toprağı bol olsun, kafamı karıştırdı yine bu gitmeler, belki de gidince oralarda buluşmalar konusunda. Çarşamba'dan beri kafamda Madam Anahit akerdeon çalıyor, canım babam da, "Amerikan kovboyları aslan cinotri, pır pır pıreliiii" satırlarıyla kendisine eşlik ediyor.

Ben de başlıyorum melodiyi ıslıklamaya ki, daha önce hiç ıslıklamamışım. Çünkü o babama ait bir ıslıklı satır. Öyle de kalmalıydı gibi sanki. Bu sefer öyle olmuyor ama. İçim bu müzikli satıra bir yerinden dahlolmaya teşne. Aaaaa, o da ne? "Oh Susanna, don't you cry for me, I come from Alabama with a banjo on my knee, I'm going to Louisiana my Susanna for to see..." 1800'lerden kalma bir Amerikan folk şarkısı. Ani bir miksajla devam ediyorum, pır pır pıreliii, pır pır pıreliiii.

Cinotri de kim yaaa?

"Eeeee, peki cinotri de kim yaaa?" diye kendimi bir daha sorgulamama gerek kalmadı. Şarj düğmemin ışığı yanıyor ve de şükür tahsil ve terbiyemin içinde geçen İngilizcenin geç kalmış varlığına. Babamın ne demek istediğini anlayıveriyorum. Şarkı söyleyen kovboy diye anılan ve '30'lulardan '50'li yılların sonuna kadar kovboy filmlerinin vazgeçilmezi olan Gene Autrey bu!!! Celal İnce de, '50'lerden çıkıp, büyüdüğümü görerek pır pır eden kovboy şapkalı tangocu. Kovboy şapkası, tamamiyle adı Çiftliğim olan bir parçayla giymelere mahsus. Yoksa Celal Bey, briyantinli parlak saçları her daim arkaya ütülenmiş, beyaz smokin ceketi ile papyonu boynuna yapışık yaşayan, o günlerin deyimiyle 'nev-i şahsına münhasır bir janr' yaratmış kendine. Şık, kibar ve temiz.

Artık anlaşıldı, bir kere cinotri, benim bebek aklıma nakşedildiği gibi anlamsız bir sözcük değil. Gene Autrey yazılır, Cinotri okunur meselesiymiş. Nerden bilecektim parmak kadar halimle ben bu durumu? Sonra da büyüyor insan ve bebekken öğrendiği kadarıyla neyse ne olanı söküp atmıyor bir türlü kafasından. Üstelik, gelişen düşünce mekanizması sayesinde beyninin anılar merkezinde kayıtlı olanları irdelemeye başlıyor. Ve de uyanıyor ki, Cinotri resmen bir aslan Amerikan kovboyudur. Nereden tanırlar birbirlerini bilemem ama bizim Celal İnce'yle de tanış olur. Bunu da babamın Cinotrili satırın arkasına Celal İnce'den, kavuştum yine baharla sürüme, pır pır pıreli, pır pır pıreli piyoooo... sözcüklerini takmasından anlarım.

Çiçek Pasajı raconu

Babam önce tam teşekküllü yakışıklılığı ile İstiklal Caddesi kapısından Hristaki (Çiçek) Pasajı'na girer.
Apostol'un sifonlu bira tezgahı hemen sağda, bir camekanlı badem / cevizci tezgahı, bir de basamaklı teşhir tahtalarında çiçeklerini sergileyen adamdan sonradır. Gülerek, selam vererek ve fakat akşamcılığın attırdığı hızlı adımlarla geçer babam bu iki tezgahı.
Apostol'a varır. Sanki Gene Autrey onu atının terkisine almış da, birlikte gelirler. Hemen arkalarından pır pır pır eliiii Celal İnce de yetişir. Sonra babamın, Apostol'un tezgahına şöyle bir yandan kol dayaması ve kol hizasındaki ayağına sıkı basarak diğerini sıkı basanın üzerinden çarprazlayarak geçirmesi bir olur. Bu gelen geçen hiç kimsenin gözünü alamadığı, muhteşem bir bira içen erkek abidesi duruşudur.

Yine aynı anda, Apostol duble votkalı arjantini çekip babamın önüne koymuştur bile. Yasu, prozit, şerefe... Babamın tezgaha yaslandığını gören Madam Anahit akordeonuna derhal cinotrili melodiyle karışık Celal İnce'yi dolar. Amerikan kovboyları aslan Cinotri, Alabama yollarında pır pır pır eliiii...

Ve de kokoreççi Behçet... (Aaah ah, ben bir daha o lezzette kokoreç mi yedim ki?) Behçet, Apostol'un iki metre karşı yakasında, ince hastalığına rağmen yaz kış giydiği bembeyaz kolalı ahçı gömleği ile küçük taburesinde oturur ve anında hazır ederdi babamın kokoreçini ekmek arasında.
Biz de ekmek arası severdik; mis gibi kekik, kokulu kırmızı biber ve çekirdeksiz domates dilimleri ile. Gene, Celal, Madam, babam, biz, Behçet, Apostol; prozit, şerefe, yasu...

Şapkalar Vitali Hakko

Hani annem Selma, iki kızı ablam Hülya ve ben Oya ile haftada bir Beyoğlu'na çıkardı ya. O günlerin en güzel yanı, babam ve çevresi ile pasajda buluşup felekten bir akşam çalmaktı. Hepimize aynı töreni uygulardı Apostol ve Behçet. Babamdan farkımız, annemin tezgaha kol dayamadan hanımefendi tavırlarıyla babamın koluna yaslanmasıydı. Hülya ve ben de, boyumuzdan yüksek tezgahın önündeki iki üç fıçıdan birini kullanırdık, çöplendiklerimize ve de küçük bardak sade (votkasız) biralarımıza tepsi olarak.




Başında, Vitali Hakko'nun ellerinden çıkmış, herbirinin provası için üç beş kere Mahmutpaşa yokuşu tırmanılmış beauté şapkaları, bele oturmuş haute couture manto ve tayyörleri ile annem güzeller güzeliydi. Şıklıkta da yarışırdık annemle tabii. İki örgülü saçlarımıza, kabarık tafta kurdelelerimiz henüz ütü sıcağı ile fiyonklanır, beyaz eldivenlerimiz her bir yere çıkılıp eve dönüldükten sonra yıkanıp kurutulurdu.

Çiçek Pasajı'na girip babamla buluşmadan önce mutlaka Aynalı Pasaj'dan gerekenlerin siparişlerini vermiş veya hazır olanları almış olurduk. Ismarlama elbiselere dikilecek ısmarlama düğmeler, kemerler, kenarları dilimli piko yapılmış pikeden okul yakalarımız, renk renk ibrişimler, ipekten perde püskülleri... Avrupa pasajına ise hazır ithal malları için uğranırdı. Adıyla müsavi halis evropa malları satılırdı orada.

Hayallerim ve ben

Doğrusu Madam Anahit'le babamın birlikte çalıp söylediklerini duymuşluğum yok ama dinlemişliğim var. Madam benim yaşımın başımın rüştüne, kendimi arkadaşlarımla Çiçek Pasajı'nda demlenmeye vardırabileceğim yıllara denk düşer. Annem ve babam da sık sık sürdürürlerdi Çiçek Pasajı buluşmalarını. Ben de montaj ustalığımı kullanıp babamın sesini ekledim Madam Anahit'in akordeon tuşlarındaki tınılarına. Gene Autrey ile at sırtında getiriverdim babamı Çiçek Pasajı'na. Papatya gibi beyaz ve ince bir kadın olan annemi tanıştırdım Celal İnce'yle. Unutamadığım kokoreç artı bira lezzetini size de ikram ettim.
Yukarıda olup bitenler sık sık düzenlediğim anılar günlerinin babaya ayrılanlarının birinden birkaç sahnedir.

Gene Autrey, Celal İnce, Madam Anahit ve Nuri Kayacan'ın ilk ve son buluşmasıdır.

Yardımcı oyuncular asıllarının tıpatıplarıdır.

Gerçeklerimizin içinde hayallerimizi dolaştıramasaydık eğer, nasıl mutlu olurduk ki?
En azından ben olamazdım.

(Celal İnce pırpırpıreliiii derdi, bayılırdık.)

(21 Eylül, 1996 yılıydı. Cumartesi günüydü. Babam ölmüştü. Anıları hep taze kaldı. Sevgisi hiç eksilmeden her an yanıbaşımda...)

10 Comments:

  • harika bir yazi! Cok guzel selamlar

    By Blogger yuvakuran, at 21 Eylül 2005 10:45  

  • Hem neş'eli, hem hüzünlü, İstanbul'u ''İstanbul'' gibi yaşayanların ucundan kıyısından da olsa dokunduğu mekânlar, tanıdık yüzler ama sadece size özel yaşanmışlar. Kutlarım...

    By Blogger Handan Demiralp, at 22 Eylül 2005 03:07  

  • siz çok yaşayın oya...

    By Blogger hera, at 22 Eylül 2005 09:39  

  • Babasıyla güzel anıları olanlar daha zor ayrılır, değil mi? Ben çok korkuyorum. Çok...

    By Blogger Burcu, at 22 Eylül 2005 10:58  

  • Ne guzel bir yazi buram buram Istanbul kokuyor. Cok ozledim simdi buralardan oralari...Ayrica boyle guzel anilara sahip oldugunuz icin cok sanslisiniz..
    Bir de kedicikler sahane, severim ben onlari:)

    By Blogger pino, at 22 Eylül 2005 16:25  

  • canim oyaciim,
    yazinin sonuna kadar gelemedigim için 21 eylülü atlamisim.
    bi sarilsam yetmez, iki sarilsam yetmez, üçüncüde sana yemege gelirim olur mu??
    öpüyorum çok çok..

    By Blogger Mutfakta Zen, at 27 Eylül 2005 19:11  

  • Haydi gel Tijen gel... Bak Cuma günü Mine ve Doğu da gelecek akşam bende ne bulursak yemek üzere...

    By Blogger Oya Kayacan, at 28 Eylül 2005 19:51  

  • İki gecedir bloğunu okumaktayım. Çok keyifle okuyorum. Devam edeceğim.

    Son yazında pederinin vefat tarihi dikkatimi çekti. Aynı yıl, aynı ay 26sinda da ben pederimi toprağa verdim. içim "cızzz" etti.

    By Blogger Birsen Şahin, at 11 Kasım 2006 05:35  

  • 21 Haziran 2010'da posta kutuma düşen bir notu ve verdiğim yanıtı bu yazının altında tutmak istiyorum.

    Oya Hanım merhabalar,

    Rahmetli dedemle ilgili internet üzerine bir araştırma yaparken blog sayfanıza rastladım. Aşağıda yer alan linkteki sayfada Çiçek Pasajı'ndaki kokoreççi Behçet Usta'dan bahsetmişsiniz.

    Kendisi dedem olur. 1995 senesinde rahmetli oldu.. Ancak yeni yeni farkediyorum ve araştırdıkça öğreniyorum ki, seneler boyunca Çiçek Pasajı'nda önemli bir simge olmuş.

    Ben, Haber3.com sitesinin yayın yönetmenliğini yapıyorum ve mesleğimin getirdiği araştırmacı bir ruhla bu konuyu incelemek istiyorum. Tabi ki, dedemle ilgili bilgisi, belgesi, anısı olan herşeyi biraraya toplamaya çalışıyorum. Belki ileride bir kitap haline bile gelebilir.

    Bu konuda bana yardımcı olabilir misiniz? Sayfaya yazdıklarınızın ötesinde başka bir anınız varsa ve paylaşabirilirseniz çok sevinirim. Veya çekilmiş bir fotoğraf..


    Teşekkürler, iyi günler.

    Onur ÖZER


    Mail: onur@haber3.com

    By Blogger Oya Kayacan, at 22 Haziran 2010 18:46  

  • Sevgili Onur, çocukluk anılarımın içinde renkli bir yeri olan Kokoreççi Behçet'in torunundan haber almak keyiflendirdi beni. Ancak daha derin daha koyu bilgiler birikmiyor kafamda ne yazık ki.

    Şu anda yanımda Annem Selma var. Ona soruyorum. 1940 yılında evlendiklerinden itibaren Babam Nuri ile, Behçet Bey'e aşina. Pasaj sık gidilen bir mekân, Apostol ve Behçet de Pasaj'ın ayakçı müşterilerine güleryüzlü hizmet veren iki esnaf.

    Benim içimde Behçet Usta hep bir ukte. Kış ayazında, kuranderli (cereyanlı) bir geçit/kapı önünde oturmasaydı keşke yıllar boyunca, önünde ateşte kokoreç ocağı sıcağıyla. O zamanlar saçta kavrulmuyor kokoreç, şimdilerde nadir görülen tekerlekli kokoreç arabalarının küçücük portatifleri var kokoreççilerde. Kocaman dilimler kesilip ekmek arası yapılıyor veya tabakta servis ediliyor.

    Behçet Usta'ya da verem diyor herkes. Ben çocuk aklımla üzülüyorum hep, verem çaresiz çünkü o devirde. Sonra da öylesine yokoluveriyor olduğu yerden, ne olduğunu anlamadan ben. O sıralarda zaten, 6-7 Eylül 1955 itibariyle, Apostol da sürülüp gidiyor vatan bildiği Türkiye'den..., o günler orada kalakalıyor. Bugün merakımı giderdiğin için ne kadar teşekkür etsem sana az.

    Fotoğraf demişsin, maalesef..., ne gezer; kendi aileme ait dahi yok pasajdan fotoğraflar.

    Sevgiyle, Oya

    www.kedilimutfaklar.blogspot.com 'un Annoya'sı ;)

    By Blogger Oya Kayacan, at 22 Haziran 2010 18:49  

Yorum Gönder

<< Home