Kedili Mutfaklar

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Kuru kaymak kaybolmuş, gören var mı?...

...ve de kuru kaymak bulamayanın, bulduğu kaymak şekeriyle yaptığı çilekli sütlaç hikayesi.

Her bir yere gidene vardır mutlaka atacak bir lafım. Geçenlerde Afyon’dan geçecek olan dostlara da ‘kuru kaymak’ deyişim bundandır. Annem Selma’nın aklının bir köşesinde takılı kalmış, Afyon'un kuru kaymağı lafı sürer gider bizim ailede. Ballandıra ballandıra anlatılır, yok ruloları şöyledir, yok kıvamı böyledir; kaymak meraklısı olana olmayana kuru kaymak da kuru kaymak dedirtecek niteliktedir bizim tarifler. Bir rivayete göre, sıkça yemişizdir bu kuru kaymaktan eski günlerimizde. Bir nevi déjà vu adeta, tadı bile vardır ağzımda. Annem Selma’ya sorarsanız eğer, kuru kaymak üzerine daha lezzetli bir kaymak girmemiştir bizim haneye, yenmemiştir.

Gelgelelim işin aslına astarına. Yıllar boyunca menzile geç varmak pahasına rotamızı değiştirip geçtiğimiz Afyon’da böyle bir kaymağa rastlamamışızdır. Aile boyu aramalarımıza ortak ettiğim, işbirlikçi kıldığım, suç ortağı olarak azmettirdiğim herhangi bir kişi de böyle bir kaymak bulmakta verimli olamamış, fire vermiştir.

Nitekim, işte o son Afyonzedelerim de bulamadılar. Haliyle eli boş gelmek de olmuyor. İçinde şeker dozu azami, bir nevi katı şeker bulamacı ile döndüler.

Attım dondurucuya, sütlü tatlı yaptığımda kullanmak üzere.

http://www.yoremsel.com/AFYON-KAYMAK-SEKERI-pid-10912.html Afyonkarahisar'da kaymak, lokum, kaymaklı lokum ve şekerlemenin tarihi 100 yıldan fazla bir süreye dayanıyor. 1900'lü yıllarda Afyonkarahisar'da şekerci dükkanı ve imalathanesi bulunan Salih Efendi, binlerce yıllık kültürün uzantısı olarak geleneksel akide şekeri, Mevlana şekeri ve lokum üretimi yapıyordu. Salih Efendi, bir gün çayla birlikte kullanılan beyaz renkli sert şekeri üretirken, bu şekerin kısa sürede çürüdüğünü ve bozulduğunu fark etti. Bunun üzerine şeker hamurunun içine halis süt kaymağı katmayı denedi. Şekeri kaymakla yoğurarak çok değişik lezzette yeni ve dayanıklı bir şekerleme türü bulan Salih Efendi, bunun adını da "kaymak şeker" koydu. Ömrü 45 güne kadar uzayan bu tatlı türü Anadolu'da çok sevildi ve Türk tatlı kültüründe yöresel bir yer edindi.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5030947&p=2 Ancak, bir de büyük çoğunluğunuzun bilmediği kuru kaymağımız vardır. Bu kaymağı gönül rahatlığıyla Anadolu'nun kaybolan tatları kategorisine sokabiliriz. Kuru kaymak, Orta Anadolu'nun, Sivas, Erzincan, Eğin ve Kelkit gibi yerlerinde çok sınırlı miktarda üretilir. Şimdi bakalım kuru kaymak nasıl yapılıyormuş. Önce inek sütü nişasta ya da unla karıştırılarak kaynatılıp boza kıvamına getiriliyor. Sonra sütteki su kömür ateşinde buharlaştırılması aşamasına geçiliyor. Katılaşan kaymak kalburların üzerine alınıyor ve birkaç gün kurutuluyor. Kuru kaymağın taze taze tüketilmesi tavsiye ediliyor ama gerektiğinde buzdolabında 10-15 gün boyunca saklanabiliyor.

Hah, ağzına sağlık Sahrap Hanım. İşte bizim ailenin demek istediği kaymak bu kaymak. Bu kaymak eskiden Afyon’da da yapılıyordu demek ki, kuvvetli bir ihtimal Sandıklı ilçesinde. Yani sülale boyu gırtlaksal kuru kaymak halüsinasyonlarında boğulmamışız.

Öfff beee, ailemi temize çıkarana kadar uğraştım ya.

Gelelim dondurucuda kalakalmış kaymak şekerini bir baştan tüketmeye. Çilekli sütlaç yapsam olur mu? Olmaaaz mıııı? Bir litre süt kaynasın, bir çay bardağı pirinç katılsın. Pirinçler yumuşayıp süt ağırlaşınca ikişer parmak ebadında iki parça kaymak şekeri eritilsin içinde. Bir tatlı kaşığı un bir çay süzgecinden elenerek yedirilsin. Sonra da bızzztlanmış çilekler katılıp karıştırılsın.



Soğutulsun, süslensin, yensin.

Bir daha da kimselere kuru kaymak diye tutturulmasın.

Tutturduğumu bilenler arasında kuru kaymağın yerini de bilenler varsa haber versin.

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Kuzu etli rezene*, noodle üstü

Tencerenin dibi..., ki görmüyoruz... Çünkü çiğ et görüntüsü vermiyoruz. Elimizden gelse yemeyiz ama gelmiyor madem, madem ki yiyoruz...

Ne diyordum?

Tencerenin dibi çöplük kesilmiş kuzu eti. Kocaman bir beyaz soğan, iri kıyım. Top top renkli biberler... Kocaman bir baş rezene ve sapları ve de saplarda kalmış saçları, onlar da iri kıyım. Biberiye dalı... Değişik cins kekik dalları... Kırmızı süs biberi... Deniz tuzu...

En kısık ateşte, folyo ile sıkıca kapatılmış, iki saat pişecek. İlk saatten sonra, ki suyunu salıp çekmiş olacaktır, azar azar su ekleyip tekrar çektirilecek. Ağızda eriyecek gibi olacak.

İstediğiniz gibi, pilav patates börek filan yanında yersiniz.


Veya altında noodle, bu kuzu etli rezene de üstünde.


Parmesan ihmal edilmesin.

Herkes soruyor, diyet nasıl gidiyormuş diye. İyiye doğru gidiyor.

Kilo aldım şükürler olsun.




* rezene/arapsaçı/fençel fotoğrafını 5 Ocak 2006 tarihli yazımda görebilirsiniz.

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Otsa ot, devam...

Eften püften tarifler, çerden çöpten yemeklere 10 Mayıs'tan devam...

Kaynamaya koyulan bir tencere sudan yola çıksak. Birer dal kekik, biberiye ve nane atsak içine; iki de süs biberiyle biraz tuz. Yeşillerin yeşiliyle kırmızıların acısı çıksa suya kaynadıkça, çıkarıp alsak onları, atsak.

Sevmediğim tabirle poşe etsek iki yumurtayı. Türkçesi, yumurtaları kaynattığımız (kokulu ~ renkli) suyun içine nazikçe davranarak kırsak, pişirsek. Otlu çılbır yapıyoruz yapmasına da, bildiğimizden değişik lezzetler elde etmek için oynaşıyorum biraz şunla bunla.


Pürpürüm ve arapsaçı saplarının sızmada çevrilmiş halinin (hani yapmış da dolaba koymuştuk ya bir önceki yazıda) üzerine sarmısaklı yoğurdu, onun da üstüne yumurtaları alalım.

Nasıl buyurdunuz pardon? Eliniz rakı şişesine mi gitti?

Annem Selma olsa ne derdi? "Allah islah etsin."

Ben ne derim? "Sefanız olsun."

Başka ne derim? Var ya o poşe suyu, dökmeyin sakın. Çorba yapalım.


Stracciatelle İtalyanların meşhur yumurtalı çorbası. Yumurtayı önceden çırparak kaynayan çorbaya kattıkları için tel tel dağılır, yüzer çorbanın içinde. O kadar çok çeşidini yaparlar ki.

Parmesan olmazsa olmazıdır. Çeşitli sebzeler, otlar kullanılır; etsuyuna veya otsuyuna olabilir. Limon kabuğu sarısı rendelenir ya da kesilip atılır içine. İsteyen minik köftelerle ya da et parçacıklarıyla da zenginleştirip tam öğünlük bir yemek çıkarabilir sofraya.

Kurduğum arapsaçı ekşisini kullanarak (hani o da yeri geldikçe kullanmak üzere dolapta ya), yeni lezzetlere kavuşacağım kesin demiştim. Çorbası, 'yok yahu,' dedirtecek kadar lezzetli çorbası yapıldı.

Yumurta poşe edilen kaynar suyun enfes lezzeti yüzünden, saçaklı çorba dediğim stracciatelle gibi bir çorba çekti canım. Evet yani, bu kadar güzel lezzette bir tencere suyu ziyan edip dökemedim.

İşte o suya, sirkeli limonlu karışımda yatan arapsaçlarından bir tutam doğrayarak kaynatmaya başlıyorum. Meşhur limon turşumdan da bir parça doğranıyor içine; yoksa limon kabuğu, az önce dediğim gibi. Onlar iyice yumuşayıp gırtlağa takılmayan hale geldiğinde, bir tutam şehriye. O da pişer gibi oldu bir iki yumurta. Ben çırpmadan kattım, biraz pişince karıştırdım, parçaları daha iri olsun istedim. Parmesan da katıp kapatın altını. Tuz biber kontrolu yapın.

Çorba deyip geçmeyin. Benim çorbalarım çorba gibi olmaz.

Doyurur.

Münasip bir zamanda kuzu etli arapsaçı sosunda yediğimiz noodle da yazılacak.

Bu arada bana uymayan kazanır.

Kilo sorunlarımız konusunda demek istiyorum.




Pazar, Mayıs 11, 2008

Püüfffff ;~}


Bugün ANNELER GÜNÜ.





"Püüüffff," yapın haydi.





Hepinize dağılacak sevgim.



Annoya

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

Otsa ot

Eften püften tarifler, çerden çöpten yemekler...

Kim görse pürpürüm bu diyor. Nasıl yani? Yıllar yılıdır semizotu bellediğim ot, Anadolu'ya çıkınca pürpürüm oluyormuş. Amasya'dan Şemsi de, Urfa'dan Tevfik de öyle diyorlar ve ben bunu daha yeni öğreniyorum. Bunun için ya zaten, öğrenmenin yaşı yokmuş. Yoksa altmışında tıbba heves et, yetmişini geçince doktor olursun değil herhalde mesele.

Ot bolluğu nereden diyeceksiniz. Vallahi süpermarketten. Canımın ne çektiğini, ne yapacağımı bilmemekten kaynaklanan özürlü halimle yine topladım değişik paketleri, attım eve! Yani nasıl memnunum anlatamam.

Tek geçelim tabii koliden çıkan köy pazarı çeşitlerini, pazardan alınanları, tek tek toplananları filan. Velakin tertemiz, taptaze ve de işte otsa ot keyfini bize yaşatan Erüst Tarım'a benden sonsuz saygılar var. Haberleri olsun. Her an her otu bulmuyorsun, bulduğunla yetiniyorsun, yetiştirme ot alıyorsun ama buna da şükür.

Pekiii pürpürüm, labada ve arapsaçı giren bir mutfakta o gün neler olabilir? Başka gün çok başka şeyler olabileceğine göre, yoğunlaşalım bakalım bugüne...

Pürpürüm sapları yapraklarından ayrılır...

Arapsaçının saçları yolunur, saplarından ayrı koyulur...

Labadadan sapı ve yaprağıyla birlikte kıymalı labada yemeği yapılır. Kıymalı labada bildiğimiz kıymalı ıspanak gibi pişer. Pirinç ister koyulur ister koyulmaz. Labada ekşisi, ekşi sevenleri çok mutlu eder.


Pürpürüm yaprakları, pirinç ve iri doğranmış inci soğanla sızmada pişer. Tuz biber yeter ona pişerken, pirincin çekeceği kadar da su. Sonradan yapacağınızı yapabilirsiniz tat vermek için, sirkeli sarmısak olur, limonlu yoğurt olur...

Arapsaçı sapları sızmada kavrulmaya başlanır. Hayli zaman geçer, aralarına pürpürüm sapları da katılır. Neden, çünkü arapsaçı çok serttir, yumuşatmak fazla zaman alır. Nefis bir meze çıkar ortaya. Tuzu biberi çok önemlidir tabii. Karabiber hep taze çekilir, tuz deniz tuzu olursa daha iyi olur. Yaptınız attınız dolaba, bu kavurmayı kullanarak daha neler neler yapılır sonradan bakılır.

Arapsaçı saçlarını ekşiye yatırsam mı diye soruyorum kendime. At kılı gibi de serttir mübarek. Yine de limon, olan çeşitlerimden sirke karışımı, sarmısak, acı biber, tuz kullanarak turşu gibi basıyorum, dolaba kalkıyor o da. Çok amaçlı kullanıma doğru gidecek bir 'olsun da kenarda dursun' Oya yaratımı oluyor. Hani lime turşum gibi. Yakıştırdığım yerde kullanacağım.

İnce ince kıyarak balık servisinde kullanmayı aslen planlıyorum. Meze gibi dersek mesela, yine ince kıyıp ançuezle birlikte müthiş bir meze olacak. Olmadı, olacak ama aklımda olmuş kadar oldu. Hatta kadrolu bir meze olmaya aday sanki.

Otlarla oynamanın sonu yok. Daha daha neler olduysa, devamı gelecek.

Burası bir deli mutfak.

Ben bir mutfak delisi.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Lucy'den kısa haberler...

Tutuklu bakışlarımı çekti Annoya'm. Evime dün döndüm. Bizimkiler aldı başlarını, Amerika Amerika diye sayıklayıp durdukları yere gitti. Beni de Kemerköy'de sevgili arkadaşım Kısmet'e bıraktılar. Kısmet'in halâ bahçesi var. Oynadık ettik. Nispeten hürriyet var tabii orada. Bizim evde oyun oynamak ancak oyuncaklarımla mümkün oluyor.

Bir de sıkıldım bu ara. Canım çocuklarımdan biri gittiği apartmandan kovuluyormuş. Yeniden ev arıyoruz ona. Güzel oğlum güzel insanların yanında yaşasın istiyorum. Apartman merdiveninde bile birisi ona hor gözle baksa, sahibi hemen hırlasın istiyorum. Annoya'm öyledir mesela, hayvancanlara ters bakanlara veryansın, hır gür, bıraksan dövecek yani.

Özgür kedi Trafo, şehir evimin sokağında yaşıyor. Annoya'mın gözdesi. Bu kışı da aslanlar gibi çıkarmış bu sokağın bütün kedileri maşallah. Trafo ile arkadaş olabilecek miyiz bakalım?

Herkes merak ediyor...

http://www.lucyandherpupies.blogspot.com/ 'dayım çocuklar...

Pazar, Mayıs 04, 2008

Fener çorbası


Balıkçının gözleri parladı. Benimkilerden biri değildi, ne bilsin. Ne Salacak sahilinden Oya Abla’sıydım, ne de Beylerbeyi Meydanı’ndan yılların dostu.

“Hanımefendiler, bayanlar almazlar bunları,” dedi. “Kadın olmanın gözünü seveyim,” dedim adama. Nispetiye Migros balıkçısı şaşkın.

“Derileri ayır şu tarafa, kargaya martıya... Kemik kafa kılçık falan da şöyle dursun, çorbaya yani çorbaya.” Migros Nispetiye balıkçısı daha da şaşkın.

Aldığım bir fener balığı. İstakoza en yakın ettir fener, diri ve lezzetli. Suratsız bir balık olmasından mıdır nedir, kimse yanaşmazdı eskiden, satılmazdı pek balıkçılarda. Uyanık lokantacıların doğulu müşteriyi kazıklama yöntemlerindendi fener eti. Yaptıkları şu, deniz bilir müşteri istakoz ısmarlar. Garson getirir, kabuğunu örselemeden ayarlar servisi. Kabuk geri gider, içine fener balığı doldurulur, istakoz rengini alsın diye az daha haşlanır ve doğulu müşteriye gider. Bacakları yok istakozun ne beis. Adamlar gövdeyi tanımıyor ki, ayaklarından ne anlasın.

Eve gelir gelmez, damda bulduğum üç küçük martı keyifle kapıştılar deri ve yumuşak dokularını benim fenerin. Kafaydı kemikti bu sabah kaynattım. Havuç patates soğan üçlüsü, biber tanecikleri, defne yaprağı, sarmısak ve tuz yetti haşlama faslında. Uzunca haşlayın, köpüklerini ala ala. Süzün bir diğer tencereye tel süzgeçten. Kemiklerin üzerinde kalmış etleriyle bir miktar da patates havuç falan geçirmeyi unutmayın yeni tencereye.

Bızzzzzt, köpük köpük köpürecek çorbamız. Çat bir yumurta içine, limon suyu ve de, bıııızzzzzt elimizde; çırpıyoruz bir yandan. Kapattık altını, doğradık bolca maydanozu, çektik taze karabiberi...

Ben domatesli balık çorbası sevmem. Sevdiğim beyazıdır, şu yaptığım gibisidir, yumurtalısıdır. Bazıları un meyaneler içine, bence patates ve havucun verdiği yoğunluk yetiyor.

Dışarıda incecikten yağmur, içimizde sıcacık ürpertiler. Pazar kahvaltısını beyaz şarapla sürdürsek mi? Kahvaltıya cila, fener çorba çeksek mi?

Bayılacaksınız.

“Hanımefendiler, bayanlar uğraşmazlar bu işlerle,” dediydi Nispetiye Migros balıkçısı.

Kadın olun kadın.