Kedili Mutfaklar

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Tok evin aç kedileri

İşler bitti şükürler olsun. Evi koyu çikolatadan doğru duvar duvar açılan sütlü kakaoya boyadık, rahat ettik, oturuyoruz.

Çocuklar aynı fikirde değiller. “Gözün çikolataya doysun,” mauuwwlarını sürekli dışa vuruyorlar. “Çikolata sevmeyiz, duvarları yemeyiz, balık rengi isteriz” diye de tempolanıyorlar arada ama takmıyorum. Sloganlarına karşı ılıman iklim şartlarında yatıştırıyorum onları.

“Yaaaa be kedimler, hani o yediğiniz kuru mamalar ne renkmişmiş bakalım? Böyle böyle tonlar işte, değil miymiş mışmış muşmuş...” Bu ara ciddi ciddi elimdeki kuru mamalar duvarlara karşı tutulup evin renk skalasına uyumu karşılaştırılıyor. Ne yapalım, biz böyleyiz...


Hallerimiz böyle iken, böyle böyle de bir makarna daha yaptım, buyurur yer miydiniz? Pek iyi, pek lezzetli oldu da, canınız isterse, yerseniz tabii...

Arapsaçı var yine evde, hani fençel buyurdukları üretici firmaların da, rezene de dediğimiz. Küçücük bir taneyi gövdesi ve saçakları ile irice kıydım. Bir bembeyaz taze soğan, üç diş sarmısakla birlikte sızmalı tavaya alıp başladım çevirmeye.

İri deniz tuzu ile iyi su da kaynamakta, az sızma ile. Sızma, Bursa yöresi Orhangazi civarından, Hayati Kaptan’ın zeytinliklerinden gelmiş ki, rengine vurulursunuz önce. Görülmemiş böyle bir yağ yeşili, görülmemiş böyle bir yeşillim yeşillim yağ. Tadı renginden beter güzel, içmelere yani kıyamaz insan. Ama bizde bol ya, her yere koyarız artık. Zeytinlikler bizim!

Sosun malzemeleri hafifçe yumuşarken, Barilla pennettelerim de al dente oldu. Sosuma bol Mexican peppercorns ve Urfa pulu ekledim. Rakı şişesi de, ki Tekirdağ idi, sallandı da sallandı sos üzerine. Döküldükçe döküldü rakısı içinden, rakı şişesi de ne yapsın; pişti sos içinde, uçtu alkolü, kaldı kokusu. Soğanlar karamellendi sanki, rezene gövdesi azıcık kıtır, saçakları pişmeye yüz tutmuş...

Süzülmüş pennettelerim salındılar rakı soslu tavaya. Arapsaçları da zaten buram buram anason kokar yaaa...

Bu iş buraya kadardı.

“Çikolata sürülmüş evde rakıya bandığı makarnaları yiyor,” dedi kedimler. “Burada bize ne iş düşer ki? Koskoca bir hiç.”

“Hattâ o yaptığı zeytinli şehriye neydi geçen gün?” diye sordu Kimsecik.

Cancan, “Sapıttı,” dedi. “Mutfakta pişen bize düşmüyor artık. Bir ayarını bulsa ya Annoya.”

Öyle ya, maydanoz pestosuyla karıştırılıp bol zeytinle yenen şehriyeden ne anlasın benimkiler. Basmışım içine biberin her çeşidini de, kekiği de filan

Tamam, anlaşıldı.

Yakında mutfak açılıyor çocuklar...

14 Comments:

  • Açılmış bile çoktan! Arapsaçı hala bulunabilir mi ki? Canım çekti bu makarnadan benim! Of of, otların kralı makarna güzeliyle buluşmuş yenmez mi hiç?
    (bu arada geçmişler olsun! memleketin tüm yoğurtları üflenerek yenecek artık demek ki...)

    By Blogger Sibel, at 8 Haziran 2006 08:50  

  • Sevgili Sibel, arapsaçı bizde büyük yerlerin özel buzdolaplarında delicatesse olarak satılmakta:-)) Bilmem ki otluğunu bile bile yetişenler yaza yenik düşmüş müdür? Bulursan yap, yoksa yaz seneye yapılacaklar defterine... Tadına doğrusu ben de inanamadım. Keyif verici makarna tariflerim arasına katıldı.

    Teşekkürler geçmiş olsun dileklerine. Dediğin gibi üflemek yetecek mi bana acaba?

    By Blogger Oya Kayacan, at 8 Haziran 2006 09:58  

  • ay oyaaaaa valla ben birşey anlamadım benim anlayacağım dilde yapıversen ya şu tarifi :)))
    rakıyı okuyunca kayıtsız kalamam ben bu tarif için hem kendime hem kocaadama yapmalıyım hemde acil tarafından...
    hadi yaz tarifi ama tane tane yazki ben anlama özürlüyüm :p

    By Blogger Ece, at 8 Haziran 2006 11:35  

  • saat tam 12:30...bizde yemek saati....ben şimdi mutfağa gidiyorum...dayanamayağım...

    By Blogger b a v e r, at 8 Haziran 2006 12:34  

  • Tane tane benleri var yüzüüünde, yüzüüünde yüzüüüüünde.... Sevgili Ece sen tane tane anlat demişsin ya, benim de içimden böyle böyle mırıldanmak geçti.

    Bir adet minik arapsaçı ama kökü ile olanlardan (hani kökü de sanki soğan gibi). Bir adet beyaz renkli soğan. Üç diş sarmısak. Hepsini sızma yağda, tava içinde çevirip yumuşatmaya başlıyorsun. Fazla da yumuşamasınlar, ben biraz ağızda kıtır kıtır olmasını sevdim. Tuz koy, ben iri deniz tuzlarını kullanıyorum. Biber seçeneklerini istediğin gibi kullan ama kuru biberler olsun. Taze biberler hem arapsaçının hem de rakının anason tadını bozabilir. Tavanın içindekileri kıvamda hissettiğin zaman rakıyı dökmeye başla. Bir çay bardağı kadar. Alkolü uçacak zaten, şekerli anasonlu kısmı soğan ve arapsaçı yumrusunu karamelize edecek. Biraz da böyle kalsın ateşte. Şimdi içine tuzlu suya biraz sızma katarak haşladığın makarnayı kat. Tavayı sallayarak karıştır makarnalarla sosu. Afiyet olsun. Koca adama da, sana da...

    By Blogger Oya Kayacan, at 8 Haziran 2006 14:19  

  • 'çikolata sürülmüş evde rakıya banılan makarnalar' ! masal gibi bişey bu Oya Hanımcım :)

    By Blogger huysuz ve tatlı, at 8 Haziran 2006 14:41  

  • ağzına sağlık oyacımmm, nede güzel anlativermişsin :)))
    ay valla bende huysuza katılıcam rakı ve makarna tamamda,15 aylık bir bebeği olan bir anne olarak zira bu aralar çikolata rengi ve renkdaşları görmek istemiyorummmmmmm :)))))))

    By Blogger Ece, at 8 Haziran 2006 15:11  

  • Sevgili Baver, 15:30 itibariyle durumlar iyi mi? Mutlu musunuz?

    Evde masallar ülkesi yaratmak ve içinde yaşamak güzeldir Huysuz'cuğum.

    By Blogger Oya Kayacan, at 8 Haziran 2006 15:37  

  • Ben sizin tadilat işleri sürecek daha diye uğramamıştım. Bir uğradım neler olmuş neler. Geçmiş olsun öncelikle Oya hanım. Aynı yer değil ama benim yeğenlerim de yedikleri waffle'dan zehirlenmişlerdi geçen hafta. Makarnanız da lezzetli görünüyor.Hiç almadım arapsaçı ben burada, bir yapmak lazım. Ellerinize sağlık,sevgiler.

    By Blogger Behiye, at 9 Haziran 2006 08:53  

  • Sevgili Behiye, bir dağıtımcı firma İsyanbul'un altını üstüne getirdi. Tabii ki o malı alıp denetimsiz kullanan her üretici aynı derecede suçlu. Ortalık pastacı / pastane zehirlenme vakaları ile kaynıyor. Bir ben çıktım ortaya, başka şikayet eden de yok. İşte işin vahim tarafı bu. Sadece merdiven altı dedikleri pislik imalathanelerle uğraşabiliyorlar. Büyüklerin arkası kalın.

    En son sincabına bakmıştım da, bayılmıştım senin blogda. Görmeyen hemen gidip seyretsin o sincap filmini. Vaktim yoktu o gün, yoksa uzun uzun anlatacaktım 1970 yılında evimizde yaşayan sincabımızı. Sonra Yıldız Parkı'nda yolcu ettik ağaçların dallarına. Çok sevinmişti.

    By Blogger Oya Kayacan, at 9 Haziran 2006 10:00  

  • Arapsacini senin tarifinle denedikten sonra bolca aliyorum artik. Burada tazesini her zaman buluyorum. Sacaklari kirpilmis oluyor cogu kez ama olsun. Bu kez tarifim makarnadir anlasilan, senin lezzetlerin bende hic sasmadi Annoyam. Ama evin muhtesemlerine katiliyorum, birazcikda onlari dusunmek lazim degil mi?? Ne o oyle, otlu makarnlar, pestolu zeytinler.
    Ben evin rengini cok merak ettim, yayinlar misin fotosunu??
    Sevgiyle, saglikla......

    By Blogger Hanife, at 10 Haziran 2006 00:37  

  • Çikolata rengi ne iyi fikir yav!!

    By Blogger Age35, at 10 Haziran 2006 15:15  

  • aman tanrım
    siz ne muhteşem bir insansınız
    bütün blogunuzu baştan sona okudum
    zaten kedi delisi bir insan olarak tesadüfen gördüm sizin bogunuzu
    lütfen lütfen kitap yazar mısınız
    belki biliorsunuzdur oya baydar'ın kedi mektupları die bir kitabı
    çok severek okumuştum
    ona benzer ama sizin bu sevecen tavrınızla bir kitap yazarsanız
    inanılmaz lezzetli bir şey çıkar ortaya
    küçük bir tavsiye ve arzu:)

    By Blogger iirem, at 10 Haziran 2006 20:29  

  • Ağız tatlarımız uyuyor demek ki sevgili Hanife. Bu tarif edilemez tarifsizliğimden hoşlananlar çıkınca seviniyorum tabii çok. Tamam geliyor çikolata duvarlar...

    Sen de düşün bakalım Yolun Yarısı, iyi fikir midir değil midir, verdiğin kararı bana da söyle.

    İrem'ciğim, Kedi Mektupları doyumsuz bir kitap. Bir devirdir orada anlatılan, ne mutlu sen gibi gencecik insanlara da sevdirmiş kendini. Kitaplanmak hep aklımda olan şey ama sıkıntılıyım biraz galiba. Veya gazetecilik yapmış olmanın getirdiği, yaz yazıyı akşama bak kağıt üstünde gör kendini halimi aşamadım diyelim. Bir süre daha böyle idare edelim bakalım, kendimi evrene yazıyorum, fena mı? Bak çıktın geldin buldun beni.

    By Blogger Oya Kayacan, at 11 Haziran 2006 13:09  

Yorum Gönder

Links to this post:

Bağlantı Oluştur

<< Home