Kedili Mutfaklar

Cumartesi, Nisan 04, 2009

Haftanın laklağı

Aklıma gelip gelip giden, dilimin ucunda bir sürü şey oluyor; benim elim ayağımın, Şemsi'min kızı Nurhan mesela. Meslek Lisesi, 3. sınıf Grafiker Bölümü'nden. Staj arıyoruz ona bu yaz için. Salacak'ta oturuyor. Çok uzaklardan talepleri var ama hani biraz yakın gelsek diyorum, Üsküdar, Kadıköy, Beşiktaş... Var mı yaklaşan?

Bilin bakalım ben kimim? http://kedilimutfaklar.blogspot.com/search?q=bekir
yazıdan Rocky Etem'i hatırladınız mı? Beni artık Sapanca'da İlmiye köyünün Paşa'sı olarak çağırabilirsiniz. Müthiş bir yer burası. Havası, suyu, yemyeşil koşu alanları. Annoya'mın yeğeni Aycan Babam ve gelini Nurcihan Annem'in himayelerinde çok güzel bir yaşama kavuştum. Görüyorsunuz işte Aycan benimle oynarken Lucy, ağzında benim kemiğimle arkamızda dolaşıyor. Darısı Dixie Bekir'in başına.

http://www.ibeking.blogspot.com/ poşet savaşını yeniden açmış. Poşet yerine kullanılan file ve torbalarımız için de http://www.pazarfilesi.blogspot.com/ 'un kapılarını açmış. İyi oluyor, durup durup hatırlatıyor içimizden biri. Eminim bir iki kişi de olsa, her seferinde aramıza yeni yeni antipoşetçiler katılıyordur.

Benim daha çoook var ayıptır söylemesi. Araba bagajında hazırolda bekliyorlar. Haydi poşet yerine ne kullanıyorsanız fotoğraflayıp ibekingg@gmail.com 'a gönderin. Çoğalalım.

Mutfağımda başımın tacı ettiğim aletlerin önünde tabiii ki bıztlarım geliyor. Akşamın salata sosuydu; havuç, sivri biber, domates, taze soğan, limon suyu, az pekmez, çekme karabiber ve sızmanın bızzzzztlanmış haliydi. Salatalarıma bir miktar tatlı katkım olduğunda çok daha lezzetli oluyorlar haberiniz olsun. Bir kaşık bal, bir kaşık pekmez, aromasına bayıldığım bir reçelin suyundan filan...


İnsanlar zor durumda. İşinden gücünden olan, biten işlerinin ardından yeni anlaşmalar yapamayan nice yetenekler var. Biri de Gelinim Nurci'nin yakın arkadaşı Selvi. Selvi'nin özelliği işletmeler kurmak, restoran zincirleri vesaireler, ki ben çok anlamam bu işlerden; bir süredir işsiz. Şimdilik köyden şehre getirip sattığı ürünlerle ayakta kalma çabasında. Alıp kullandıklarım arasında olağanüstü bir pekmez, acayip lezzetli kabak çekirdeği, beyaz kiraz reçeli, çekirdekli kara üzüm kurusu, kayısı kurusu filan bir sürü şey var. Bugünlerde favori tatlımız da pekmezli süzme yoğurt.

Daha daha köy ekmeğinden taze otlara kadar özel ve güzel lezzetler...

Çanakkale ve Konya Ereğli köylerinde yaşayan kadınların,
kendi bahçelerinde yetişen malzemelerle yaptıkları az miktarda doğalgıda ürünleri geldi.
Bu ürünlerden almak isterseniz bilginize..

ÜRÜN LİSTE...

ÜZÜM PEKMEZİ ( BAHÇEDE YETİŞTİRDİKLERİ KENDİ ÜZÜMLERİNDEN )
KURU KAYSI (GÜNEŞTE KURUTULMUŞ-BAHÇEDEN)
KABAK ÇEKİRDEĞİ ( DENEMELİSİNİZ ÇANAKKALE )
KÖY EKMEĞİ ( EV YAPIMI TOPRAK OCAKTA PİŞİRİLMİŞ ÇANAKKALE )
SALÇA ( ACI & TATLI )
REÇEL ( SADECE EREĞLİDE YETİŞEN BEYAZ KİRAZ REÇELİ )
REÇEL ( KÖY ÇİLEĞİ )
ADA ÇAYI ( DAĞDAN TOPLANMA YAPRAK )
NOHUT
FASULYE
ERİŞTE ( ÖZELLİKLE TAVUK SUYU ÇORBAYA KONUR )
BULGUR ( KÖFTELİK )
ÜZÜM PESTİLİ
TEREYAĞI ( ÇANAKKALE )

Ürünler mevsime göre değişken geliyor.

Selvi'nin paketinden çıkan beyaz kiraz reçeli aklınızı çeldiyse sonmezselvi@hotmail.com

Güneşleniyorum işte sere serpe, ne rontgenliyorsunuz yani?

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Dört ayaklı dostlarımıza yardım projem...

...üzerine sesli yazılan bir mektuptur

Sevgili dört ayaklı dostları,

alışkanlıktır bende. Dost kişiler arasındaysam eğer sakınmam, aklıma geleni söyler, üstünde tartışılabilecek kısımlarını sonradan ayıklarım. Daha doğrusu o ayıklama işlemi için dostlardan yardım isterim açıkça.

Neredeyse birbuçuk yıldır Kedili Mutfaklar'ımda yazıyorum. Bu işin güzelliği yoruma açık olması, yüksek sesli değilse de yüksek yazılı fikirlerimizin tartışılabilmesi / açıklanabilmesi.

----------

Geçenlerde yine yüksek sesle yazdığım bir yorumun içinde şöyle demişim...

Yıllardır düşündüğüm bir şey var. Kediler sanatçıların gözdesi oldu. Yazarlar, çizerler kedilerin sırtından müthiş para kazanmaya başladılar. Kitapçılarda kime baksam elinde içinden kedi geçen bir kitap var satınalmak üzere. Ressamların kedilileri yok satıyor.


Ben de salak salak düşünüyorum işte, bunun kedilere bir faydası var mı diye? Peki olmamalı mı? Bir kedi vergisi koyulamaz mı mesela dolaylı olarak kedilerin sırtından kazanılan paralara?

Sahi buna gülün istediğiniz kadar ama, hiç olmazsa hayvan barınaklarına bağış adı altında gelir mutlaka sağlanmalı diye düşünüyorum.

Bu fikre katılan var mıdır?

----------

Öyle veya böyle geldi sesler. Aklıma gelenleri de üst üste koyunca, ünlü bisikletçi Lance Armstrong'un kanseri yendikten sonra kurduğu "Lance Armstrong Vakfı" / Live Strong’un başlattığı yardım bilezikleri akımını hatırladım.

Dört ayaklı canlarımızın avukatı Ahmet Kemal Şenpolat’a aşağıdaki e-postayı gönderdim.

Sevgili Avukatımız, bizi bilinçlendirdiğiniz, eksik bilgilerimizi tamamladığınız için size müteşekkirim.

Bloglar arasında küçük ama "ya tutarsa" büyütülebilecek bir adım atsak diyorum. Şu plastik bileziklerden yapsak, hayvan barınakları / hasta hayvanlar için bir fon yaratabilsek.

Hukuki girişimlerimiz neler olmalıdır? Becerebilir miyiz? Bize yardım eder misiniz?

Çok çoook sevgiler, Oya Kayacan

http://www.kedilimutfaklar.blogspot.com/ 'un Annoya'sı

Sevgili Şenpolat’ın yanıtı gecikmedi ve tabii ki bu işlerde çok tecrübeli olduğu için bana doğru yolu göstermekte de gecikmedi.

Size haytap ( hayvan hakları türkiye aktif platformu ) ya da bgd ( barınak
gönüllüleri ) çatısı altına girmenizi hararetle öneririm. Özellikle bgd ile tahmin ediyorum bu dediklerinizi çok daha iyi bir şekilde yapabilirsiniz , onlara güç katarsınız. Tek başınıza mücadele etmeyin. Birliğe girip oraya destek olun. Sevgiler

Derken, Sayın Sitare Şahin vasıtasıyla Haytap’ın Yahoo posta zincirine eklendim ve BGD’den Sayın Nesrin Çıtırık bana aşağıdaki yazıyı gönderdi.

Oya hanım merhaba,
BGD nin çalışmaları taa Adana ya ulaşıp bizleri bile umutlandırmakta ve heyecanlandırmakta.
Ben de size BGD ile üye veya gönüllü katkı bağlamında çalışmanızı öneriyorum. Onlarla çalışmanız demek herkese ve hepimize katkıda bulunmanız demektir.
Ayrıca
www.dohayko.com sitemizi ziyaret etme imkanınız olursa sevinirim. Bizim çalışmalarımız hakkında da fikir sahibi olabilirsiniz.
Selam ve sevgilerimle nesrin/adana/dohayko

----------

Buraya kadar anlaşıldı mı? Anlaşıldı mı ki, tek başına hiç bir iş başaramıyorsun, ille de birlik ve beraberlik gerekiyor dostlarımıza ileri derecede yardım sağlamak için. Yoksa benim senin falan ferdi yaptığımız şu bu devede kulak. Hatta bütün hayvansever blogcular bile bir araya gelsek bir işe yaramıyoruz!

Fakat ve lakin, sevgili dayanıp da beni buraya kadar okuyanlar, benim yüreğim bu işlerin ileri safhalarını kaldırmıyor. Çevremde olan bitene koşturmak zaten yetiyor bana. Dolayısıyla...

----------

Şimdi bir adım daha ileri, marş marş!

Yine sesli yazıyorum, diyorum ki:

Sevgili Bekir Coşkun, gelin bu işi Hürriyet kanalı ile PAKO (registered trademark) bilezikleri olarak organize edelim / edin / ettirin. Belki bir süre gazete ile birlikte satılır. Sonra da işin içinde PAKO ve BEKİR COŞKUN ve HÜRRİYET olursa her yerde.

Barınaklara güzel bir destek olmaz mı?

Kestane kebap, acele cevap...

----------

Son ümidim de bitmese, kuş gibi uçup gitmese, geri kalan hep yalan, gönülde acı hüsran olmasa...

Olmasa keşke...

e.k. bcoskun@hurriyet.com.tr
asenpolat@superonline.com
nesrin_citirik@hotmail.com

Cumartesi, Kasım 01, 2008

Haberse haber, haberiniz olsun...

Şu bizim eski kedi halısı...

Annoya'm artık yünlerden kedi halısı örmüş bir zamanlar. Bir süre kullandıktı Annem Kimsecik'le. Dün evde kocamaaaan bir verme telaşı vardı. Bu sana bu ona bu buna, dağıttı da dağıttı Annoya'm. Mis gibi, yepyeni ama kullanılmayan bir sürü herşey evden gitti, yerli yerini buldu. Dolaplarımızda, çekmecelerimizde benim girebileceğim daha büyük yerler açıldı! İşte o sırada kedi halısı da ele geçirildi, yayıldı yeniden.

Çok memnun kaldım. Biraz eski yüzlü olmuş, kulakları kopmuş, bıyıkları düşmüş filan ama, hatıralarla dolu ne de olsa.

Ne show, ne yemek, dangalaklıktan başka bir şey değil...


(Cumba üstü, pencere önü minyatür narlarım... Dangalaklı yazının bir süsü olsun bari!)

Ne yapanlardan hayır var, ne yapılanlardan. Bir kere suratsız insanların elaleme açık yemek yapması doğru değil. Söylene söylene pişirdiklerini ailece yesinler ancak. İkincisi haydi suratsız olursun da, yemek içmek hususunda iki doğru kelâmı bir araya getirmeyi başarırsın. O da yok. Ak demeye kalksalar boka sarıyorlar. Sofraya oturup kalkmaları, servis yapmaları, yemek yemeleri; hepsi başlıbaşına birer sorun. Yemekler rezalet. Süslemeler, tabaklarda ve sofralarda, söz meclisten dışarı çingene çalar kürt oynar. Yarışmacıları yaptıkları eleştirilerle değerlendirirseniz, ne oldukları ortada. Komik hiç değiller!

Yemek programları yemek kültürüne bir ucundan katkıda bulunmalı mutlaka. Hangi ucundan olursa. Razıyım yer sofrasına koyulan siniden çalakaşık bulgur yemeye, yeter ki yemek o yerde, o insanlarca, öyle yenir olsun.

Yazıklar olsun o TV kanalında harcanan mesaiye, paraya.

Yaaar bana bir bahçe, biraz mama, biraz eğlence...
(Az daha büyüdüm, yüzümdeki izler filan tamamen geçti. Süper sağlıklıyım ve dost köpeğiniz olmak için can atıyorum.)
Bulduklarında küçücüktüm. Uyuzdum. Allah’ın işi işte, bulanlar iyi insanlardı. Bir veteriner amcayla işbirliği yapıp iyileştirdiler beni. Aşılarımı filan da tamamladılar. Şimdi sıra bana iyi bir kapı bulmaya geldi. O kapıdan girince karşıma küçücük de olsa bir bahçe çıksın. Güle havlaya oynayalım bahçenin içinde bana yemek verecek, sevecek olan insanlarla. Söz veriyorum, öyle bir sahipleneceğim ki o evi, marka marka alarmlar halteder yanımda.

Kırmayım tabii. Haaa adım Rocky Etem. Bu sokakta köpeklere böyle acayip adlar takıyorlar ama olsun, çok iyi davranıyorlar doğrusu. Dixie Bekir var bir de, arkadaşım. Onu Nurci ve Aycan’ın oturdukları apartmanın bahçesine aldılar. Kulübesi filan da ısmarlandı. Nurci ve Aycan'ın Lucy'si ve mahallenin her sahipli köpeği onunla arkadaş.

Haydi bakalım, şimdi hepiniz, sizin olmam için aranızda kavga edin. Sonra da @gmail.com adresinde knurcihan ablama yazın.

Cuma, Eylül 22, 2006

Kumpanya Kimsecik


Tırsmadık, pısmadık

Annoya’m bilgisayarını açıyor, üstünde benim logom, Kumpanya Kimsecik. Ben de hemen bir kenarında yerimi alıyorum. Madem konu benim, yan gelip yatamam ya, Annoya’ya güç vermeliyim...

O, haylidir çokça düşünceli görünüyor. Bu işi alnımızın akıyla başarmanın yollarını arıyor... Hep böyledir zaten Annoya. Önce ufaktan ufaktan atar konuları ortaya, sonra uzatır, genişletir. Şu bizim kumpanya işi de öyle oldu. Plastik bilezik satıp barınaklara yardım edelim derken geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Değil Türkiye’nin, dünyanın en güler yüzlü hayvan dostu kuruluşu olacağız diye tutturdu. Sayemizde, bizleri sevmeyen çocuk kalmayacakmış. Eh çocuklar sevince de, gelecek nesiller haliyle sevecekmiş.

----------

Müthiş eğitim planları yapıyor kafasında. Bir de uçuyor zaman zaman ki; mesela ilk öğretim okulları bahçelerine Kumpanya Kimsecik kulübeleri yerleştiriyordu geçen gün. İçlerine de barınaklardan aldığı köpek kardeşlerimizi koydu. Çocuklar mutlu mutlu oynuyordu köpek kardeşlerimizle..., köpek kardeşlerimiz de okullu olmuştu.... “Eh bak işte, barınaklar boşaldı bile Kimsecik,”dedi, “neden olmasın, nedeeen? Bunun için Bakanlar Kurulu Kararı falan gerekmez değil mi?”

Derken film çekmeye başlıyor. Kafa bu ya, yiyor mu ne ara sıra... ama müthiş filmler çekiyor... Sinemacı dostlar yayınlamalı bunları diyor, bir dakika falan, film arasında mesela..., filmlerini girdikleri her ayakta (sinemada).

----------

Gelgelelim, Annoya’mızın kafası tek başına bir işe yaramıyormuş. Yazan-çizen-söyleyen, her dalda üreten, parasını esirgemeyen, koydu mu oturtan, çenesine diline güvenen, koşturan ve de tabii bizleri seven..., gibi bir sürü insana ihtiyaç varmış. Hani diyor İbo çıkıp programında Kumpanya Kimsecik dese, Sezen Abla iki satır laf etse, Pakize Abla’yla Bekir dost yazsa, Latif Abi çizse, Hıncal Baba’mız da bizi sevmez demeyin, kedisi var onun daaaa..., uzatın haydi listeyi... Bir baba çıkıp çocuklara tişörtler bassa logomuzla, başka babalar ben onu yaparım, ben bunu yaparım diye birbirleriniz ezse!

----------

Evet, şimdi ayaklarımızı yere basalım. Yahoo grubumuz sessiz. Artık seslenmeye başlayalım. Önce bu yazıyı okuyanlardan rica edelim. Kopyalayıp tanıdıkları herkese göndersinler. Gönderdikleri herkes de herkese... Kumpanya Kimsecik’e faydalı katılımlar olsun. Reklamımız yapılsın. İşe başlamak için gereken insan gücünü, beyin faaliyetlerini ve parayı bulmaya çalışalım.

Katılmak isteyenler oyakayacan@yahoo.com adresine mail atarak Kumpanya Kimsecik için neler yapabileceklerini yazsınlar.

http://www.kumpanyakimsecik.com/ adresimizi faaliyete geçirelim. Sitemizin içeriğini tartışmaya açalım.

Çalışalım mı biraz?

Çalışalım haydi, ben zaten burada Annoya’mın bilgisayarının hemen arkasındayım.

Kimsecik, hani şu kumpanya olan...

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

Bu sese kulak verin

Dört ayaklılarımıza yardım projemizde tam hız ileri...


İki işe kalktık.

Dört Ayaklılarımıza Yardım Projesi ve Finduk Zamanı

Dört ayaklılar konusu Erdil Bey’e havale oldu. Sağolsun derhal site kurma çalışmalarını başlattığını söyledi. Ycurl de siteleşmemize yardım teklif edince, Erdil Bey’e doğru yönlendirdim onu da. Ne yapıldı, nereye varıldı henüz bilmiyorum. Onlara ne gibi yardımlar gerekiyor onu da bilmiyorum. Lütfen ses verin...

Çok umutlu olduğum ve ne yalan söyliyeyim ki halâ var, işin Bekir Coşkun ve Hürriyet faslını şimdilik kafam askıya aldı. Belki de diyorum, biz kurulur işlerimizi yoluna koyarsak, bilezik işini üstlenirler. Veya PAKO’nun adını bize bağışlarlar. Biz de PAKO bileziklerini kendimiz imal ettirip satarız. O da olmazsa KİMSECİK yazacağım bileziklere!

Kimsecik neden Kimsecik? O daha küçücükken, hem de beni kapıda karşılamayı akıl edemeyecek kadar bebecikken ve henüz adı yokken şöyle oluyordu. Klik klak kapıyı açtım, içeri adımımı atarken sesleniyorum, “Kimseciiikler yok muuuu?” Bir iki derken, Kimsecik sözcüğünü seslendirmemin kızımın çok hoşuna gittiğini anladım. O da sanıyorum artık o eve bir kimse olarak yerleştiğinin farkına varmıştı. Evvet, o küçük bir kimseydi ve de adı Kimsecik oldu. Yaşar Kemal tarafından da onaylanmıştır, merak etmeyin. Bizde kaçak yok!

Anlamlı olur yani KİMSECİK, diyorum. Başkaca önerilerinizi bekliyorum.

İşin parasal ve hukuksal boyutları mutlaka bilenlere danışılacaktır. Blogcular arasında bizi desteklemek isteyen ve işten anlayan tanıdıklarınız var mıdır? Yoksa da dışarıdan tanıdıklarınızın fikirlerini alıp ciddi bir süzgeçten geçirerek aktarır mısınız?

Sanatçılarla konuşmalar nasıl ayarlanacak? Sevgili Pino elinde olan çalışmaları verecek mesela. Aramızda çok yetenekli arkadaşlarımız var. Blog haberleşmelerimizi genişletebilirsek onların çoğu ortaya çıkacaktır. Üstelik kendi içimizde ürettiklerimizin sahibi olmuş oluruz bir yandan. Diğer yandan da önemli isimler bizi desteklerse muhteşem olacaktır tabii.


...diye yazarken tam size e-postamdan beni heyecanlandıran şu yanıt çıktı...

Aşağıda adresi belli olan Cengiz Bey'e (bundan böyle sadece Cengiz), şu kısa notu göndermiştim...

Seni bulmak iyi oldu 8-)) Kedili Mutfaklar'a gelip dört ayaklılar projemize katkıda bulunur musun lüüüütfeeen...

Marketing PostPazarlama hakkında her şey...http://map.blogsome.com

Ve de geldi işte...

----------

Merhaba Oya.

Dört ayaklılar projenizi okudum. Evimde hayvan beslemiyorum ama çevre duyarlılığı yüksek olan bir insanım. Projenize ne yapabilirim diye düşündüğümde, bilezik v.s. şeylerin çok geçici önlemler, yani ağrı kesici olduğunu düşünüyorum.

Ses getirecek bir şey yapmanız gerekiyor. Burada da amacınızı netleştirmeniz gerekiyor. Amacınız, hayvan derneklerine para mı sağlamak? insanlarda çevre bilinci mi oluşturmak? Vicdanınızı mı rahatlatmak? Tam amacınız nedir? Bilezik satmak v.s. artık işe yaramıyor.

Tablo fikri değişik. Ama kedi sever yazarları da unutmayın derim. Kedili kitaplar. kedili resimler, kedili t-shirtler, Bunlardan kedi vergisi gibi bir şey almak imkansız.

İki seçeneğiniz var. 1- Çok büyük düşüneceksiniz. Yaptığınız şeyi tüm Türkiye duyacak.2- Küçük düşüneceksiniz : Bir miktar para kazanacak, sonra yavaş yavaş hevesiniz azalacak ve bu proje saman alevi gibi bir etki yaratacak.

Ve bence bu proje aynı zamanda toplumsal duyarlılığı artırıcı bir şey olmalı.Eğitici ve öğretici de olmalı. Bizim problemimiz aslında eğitim. İnsanlar toplumsal bilince erişirlerse zaten hayvanlara iyi davranacaklar.

O yüzden onlarda şu örnekleri bir incele, hatta blogundakilere göster.

örnek 1, örnek 2, örnek 3 , örnek 4,

En önemlisi de bu projeye bir isim gerekecek. Adını koymanız lazım. Bu sizi başından ateşleyecek unsur olacak. Mesela "Dört ayaklılar projesi" biraz itici geliyor insana. Kediler ile ilgili harika proje isimleri bulunabilir.

Bir şey anlatayım. En çok gördüğüm şey, trafikte giderken, yollarda yatan kedi ölüleri. Sen de görmüşsündür mutlaka. Aklıma hep bir sosyal sorumluluk reklam afişi geliyor . iki parçalı, altılı üstlü bir afiş. üste olan Birinci bölümde Güzel şirin bir kedi. Afişten dışarı doğru bakıyor. Resmin üst kısmında "Pisi-pisi" yazıyor. Afişin altındaki resimde ise aynı kedi yol kenarında ölü yatıyor. Bu resimde ise "Pisi-pisine" yazıyor. Bu bir fikir. Ama etkileyebilir.

Pazarlamada bir söz vardır. Ne yaparsan yap, insanların beynine değil, kalplerine seslen. O zaman kazanırsın" Bilezik insanların kalbine seslenmez. Daha iyi bir fikir.

Projeye başlayacaksan, tam anlamıyla projeye katılanları belirle. İsim isim. Sonra yahoo da bir grup kur. Ve tüm işlemler bu grup üzerinden olsun. orada tartışın, konuşun.

Ben elimden geldiğince size yardımcı olmak isterim. Hatta pazarlama blogları olan arkadaşlarıma bunu anlatıp, onlarda da katılmak isteyen kişiler bulabilirim. Ama bir yahoo grup şart . Çünkü ilk başta herkes ateşli bir proje insanıyken bu duygu giderek sönükleşiyor ve bırakıyorlar. 100 tane evet diyen, ben varım diyen insan yerine ciddi anlamda evet diyen 10 kişi daha başarılı oluyor.

Çerçeveni, açını geniş tut. Bileziğe odaklanma. O sadece küçük bir araç. Sen projene odaklan. Şimdilik benden bu kadar. Senden iyi haberler bekliyor olacağım.

Benim de kafamda bir sosyal projeye katılmak vardı. Pazarlama bilgimi böyle projelerde kullanmayı toplumsal bir ödev ve gereklilik olarak görüyorum. Yani para kazanmadan da bu bilgiyi kullanacağım sosyal projelere her zaman açığım. Yeter ki proje sahibi projesine gerçekten inansın. Ben eğitimle ilgili bir proje düşünürken, sen gelip buldun beni. İyi yaptın. (gerçi kim olduğunu bile bilmiyorum ama kedili mutfaklar adı altında blog yazan birine güvenebileceğimi söylüyor sezgilerim)

Sevgiler.

Cengiz.

----------

Cengiz'e yanıtım:


Beni çok mutlu ettin sevgili Cengiz. Yardım talebime bu kadar kapsamlı bir yanıt beklemedim doğrusunu istersen.

Dediğin gibi küçücük, bir aspirin alayım da başımın ağrısı geçsin gibisinden başlayan ama gittikçe büyütmeye uğraştığım bir proje. Daha doğrusu etrafın da desteği ile büyüttürülen. Karşıma senin çıkman bile işin başka bir boyuta geçtiğinin göstergesi. ADI KESİNLİKLE DÖRT AYAKLILAR PROJESİ DEĞİL. O gün pek düşünmeden şöyle bir iş başlatalım mı gibisinden aklımdan geçen kelimeler onlar.

Şimdi Cengiz, eğri oturup doğru konuşmak gerekirse eğer: 60 yaşındayım. İş güç sahibiyim. Koşmacalı bir yaşantım var. Dinlenmeye zaman ayırmak da istiyorum. Bu işin altından kalkabilmem için genç ve pratik zekalı tank thinkerlara ihtiyacım var. Bir Yahoo grubu moderatörlüğü yapmak bile kolay değil, hele günümü bilgisayar başında geçirmediğim için daha da zorlaşır.

Şimdi bana müsaade edersen eğer yazını aynen bloguma aktarmak istiyorum. Zaten aradığım buydu, kısacık yorumlar değil.

Ve de madem böyle bir gönüllü işinde vardı senin de gönlün... Gel birlikte çıkalım yola... Daha da çok büyüyeceğimize inanıyorum. Ben zaten damlayan yerlerde göl oluşmasına hiç şaşırmam.


----------

Evet dostlarım, bu sese kulak verelim ve hareketlenelim lütfen. Önümüzde upuzun, yorucu ama keyifli bir yol var.

Çarşamba, Mart 01, 2006

Yalayın ey ahali...

Pansuman / kısa kısa

1 Mart 2006
Bekir Coşkun
Hürriyet'ten

DİNCİ kardeşimiz Unakıtan’ın piyasaya sürdüğü yeni ürününe bakın:

"Lick Krem Şanti..."

(.......)


Oya'dan

Onlar aile boyu yerken vatandaşa da yalamak düşüyor.


Lick / yalamak

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Kişnişsevergil



Taze kişnişli makarnalara bayılırım. Kişnişli turşular beni çıldırtır. Ekmeği enfes olur, etlere balıklara çok yakışır. Kişnişsevergil olduğumdan, geçtiğimiz hafta içimden yeni bir kişnişli lezzet keşfetmek geldi. Taze kişnişimi koydum buzdolabına, bekliyorum ki yanı sıra ilham da gelsin. İşte o sıralarda Kaybolan Tatlar grubumuz da kişnişe ilgi duymaya başladı. Grup üyelerinden Halit Coşar Bey kişnişin tanımlamasını yazdı, şöyle dedi:

Kişniş, sevenlerin vazgeçemedikleri, alışkanlıkları olmayanların ise asla sevemediği bir bitki. Görünüş olarak maydanozun aynı olup, tadı daha baskın ve keskindir. Kafkas kökenli ırkların (biz Çerkesler gibi) neredeyse tüm et yemeklerinde, tohumunun öğütülerek kullanıldığı, tazesinin de salata ve soğuk yemeklerle tüketildiği bu harika bitkinin dünyada en çok kullanıldığı mutfaklardan biri de İngiliz mutfağıdır. İngilizcesi coriander, Arapçası kizbara olan bu bitkiye çoğu kez Çin ya da Japon Maydanozu da denir. Tohumlarının, akide şekeri gibi şekerle kaplanmasıyla elde edilen hoş rayihalı kişniş şekeri Hacı Bekir şekercisinde satılmaktadır.

Şu fotoğrafta gördüğünüz sevimli şekerci kavanozumda, evimden hiç eksik etmediğim o meşhur Hacıbekir kişniş şekeri de olunca, yazdım işte bu yazıyı.

“Ne keşfettin peki?” diyeceksiniz. Yeni keşif sayılmaz ama yine kendi buluşum olan kişnişli kıymalı makarnamdan yapacağım az sonra.

Yoğurtla yenir ve enfes olur.

Canım çekti.

Salı, Ağustos 30, 2005

Ada, Adem

(Geçmişten bir gün. www.acikradyo.com Açık Site yazılarımın arkasına eklediğim Pansuman yorumlarımın arasından... )

Bayram’ın Cuması müthiş bir Büyükada günü oldu. Gökyüzünde ne kadar su bulduysa kafamıza indiren muhteşem doğa eşliğinde Harem’e yürüyüş ve Sirkeci’de buz gibi bir bekleyiş. Vapurun kafeteryasında çay kahve keyfi fena değil. Heybeli, Büyükada arası Hacı Bekir’in önce damadı sonra da karısının kocası (!) olan Doğan Bey’in jet ski gösterisi de izlenebilir nitelikte. Adam nereden baksam yetmişi devirmiş. Gören maaşallah desin!
Sonra buyurduk ki Büyükada’ya, gün ve güneş meğer oradaymış.
Bizi her zaman Nizâm’a çeken ayaklarımız bu sefer iskelenin solundan Maden’e yürütmeye başladı. Kediler ve köpekler ve martılarca yönetilen bir cennetin insansız sokaklarında, yaprak hışırtıları eşliğiyle, güzel bir yürüyüş yaptık.
Yemek için seçtiğimiz mekan vapurdan inip sola yürüyünce belediye binasına henüz varmadan, Kıyı Restoran (Gülistan Caddesi, 0216 382 56 06). Olur mu yaa, ben bu kadar her yeri yaşamışım da, bu Adem Orta’nın yeri benden nasıl kaçmış? O güzelim otları, hamsi turşusu çeşitleri, acayip lezzette zeytinyağı, taptaze balığı…
Kıyının kayaları ve çakılları üzerinde iki masa. Birinde biz. Etrafımız martı, kedi ve köpeklerle çevrili. Köpek martıyı kokluyor, martının biri dönüp kediyi öpüyor, kedi köpeğin omuzuna ayaklarını dayamış masamıza bakıyor. Verilen yemekleri öyle güzel paylaşıyorlar ki, “Ah insanlar, ah insancıklar,” diye hayıf hayıf hayıflanıyorum bir yandan. Mutluluğumu ise hiiiç sormayın.
Taa ki yanımızdaki masada oturan, affedin bir iki ayaklı hayvan, bir güzelim kediyi tekmeyle denize yuvarlayana kadar. Kedicik kayalara tırmanarak sahile çıktı ve korku içinde kaçtı tabii. Sonra aldım sazı elime ben… O masada, o sandalyede oturmayı hak etmek için önce insan olmaları gerektiğini bağıra çağıra anlattım kendilerine. Hakaret ediyormuşum, öyle buyurdular. Yoksa iltifat mı bekliyordu bu zebaniler?
Hava yatıştırıcı etkisi yapıyordu Allahtan. Burnum ve yanaklarım hafiften kızarıyordu bol rakıdan ve sıcak güneşten. Mutluyduk yine de, çoook. Kedicik eminim bir yerlere girip kuruyabilmişti. Biz de havanın kararmasıyla içeri girdik. Karşımızda şömine, masanın başında mangalımız.
Bir de Veys Efeeem dinlemeye tahammülünüz varsa eğer, ki ben içerken Veys’e bayılırım! Hatta Adem Orta + Veys’e takılıp, çıngırdak buzlu rakılar ve gelmeye devam eden enfes mezelerle 21:30 vapurunu bile kaçırırım.