Kedili Mutfaklar

Perşembe, Mayıs 14, 2009

Patlıcan salatası mı, zamanı mı?

Közlemek lazım tabii. Hatta odunları önce harlamak sonra korlamak, derken küllemek ve sonra közlemek lazım. Bu mangal imkanları her an elimin altında mevcut değil. Dolayısıyla her patlıcan salatası yapmamın bir başka pişirme şekli oluyor.

Mevsimin ilkini bütün patlıcanları tavada, tavaya azıcık sızma sıvazlayarak ve de tepesini folyo kapatarak hallettim. Tavam oval balık tavalarından. Yıllardır balıkları boylu boyunca ızgara edip yemek için kullandığım bir emektar tava bu. Patlıcan misali uzun olan diğer gıdaları pişirme işlerine de yarıyor tabii.

Orta ateş iyi geliyor. Oval ya tava, ocağın üzerinde aşağı yukarı dolaştırılarak içindekilerin eşit pişmeleri sağlanıyor. On dakika kadar sonra çevrilip yine salla yuvarla hareketleri ve iş bitiyor. Soyması en kolay, uzunlamasına bir çizik atıp çekin kabuğu.

Irkçı duygulara kapılıyorum her patlıcan soyuşumda. O kapkara sert derinin altından yumuşacık akça pakça bir lopluk çıkıyor.

Yarım limon suyu ile halleştirip bıçakla parçaladığınız patlıcan löplerine sonra ne isterseniz ilave edersiniz.
Ben ilk yaz diye çekirdeklerini çıkardığım domates ve sivri biberi doğradım ince ince. Az da sızma ve tuz ilave ettim.
İlk yaz dediğime bakmayın, eminim hepsi seraydı kullandıklarımın. Can çekti işte, bekleyemedim tarlasını.
Dün kendimi güneşe serip güzelce ve hafifçe de yanınca.
İyi yazlar.
İçinden patlıcan salatası geçen başka yazılarım buradan aşağıya kayarak okunabilir ve aynı zamanda eğlenilebilinir.

Perşembe, Ağustos 06, 2009

Bulgar'ın acısı, pirincin karası, hindinin göğsü; mükemmel bir öğün yemek

Gözüm üstünde. Hiç ayırmadan ona bakıyorum. O da beni seyrediyor. Bayılıyor bana, oyunculuğuma. "Esas oğlanım," diyor da başka bir şey demiyor. Halbuki ben kalkalım da mutfağa gidelim istiyorum. Ne artistlik yapacaksak orada yaparız. Lavanta dalları arasında poz vermekten ne anlarım ben. Denk gelmiş işte, duruvermişim öyle. Pirzola pozu istiyorum ben be, p-i-r-z-o-l-a.

Al sana pirzola. Dalga geçiyor benle. Şu Ninem Selma'nın Zehra Hanım'ı yok mu, bu sefer de onun kurbanı oluyorum galiba. Bulgaristan'a gitti geldi, benimkine zehir zıkkım getirmiş. Çok güzelmiş bahçeleri, yedikleri içtikleri ne varsa yetiştirirlermiş. Jalapeno ve küçük tombul süs biberleri, biberlerin acının da acısı. Kesip çekirdeklerini alalım diyoruz mesela, Annoya'm boğulacak gibi oluyor, hava acılaşıp boğazına doluyor sanki.

Ben hoplayıp uzuyorum anında.

İki tane de acayip Bulgar domatesimiz var, kırmızı çarliston kılığında. Hiç görmemiştik daha önce. Galiba maskeli baloya gidiyorlarmış, diyor benimki. Onlar ballı sanki, tadından yenmiyor.
Köşemin devamını yazmak üzere Annoya'mı memur ediyorum.
Annoyaaaaaa, pisi pisi geeeel pisi...
Közlenmiş patlıcan, mor soğan*, Bulgar biberiyle domatesini karıştırdığım salatam olağan bir patlıcan salatası. İçinde deniz tuzu ve limonu da var.
Olay olan biberlerin acısıyla domateslerin tatlısı. Ağzı çatlıyor insanın lezzetten.
İnsanın tabii, Cancan topladı tası tarağı gitti Digiturk 444 Chill Out'tan balıklarını seyrediyor. Kulaklarında da Serenade No. 13 for strings, Mozart dinletisi.
Patlıcan salatası tek başına yenmeyecek tabii. İki hindi parçası var, onlara acele terbiye verelim bakalım.
Chinese 5 Spice uyar, tuz, karabiber çekilir az; az çünkü patlıcan salatamız yeterince aldı nasibini biberden yana. Sarmısak tozu, tatlı toz paprika, chicken seasoning filan, işte elinize geçen aklınıza uygun her şey.
Bu karışımı hindi parçalarına iyice yedirince, parçaları da tavada ısınmış sızmaya katıp tepelerini
kapatarak bırakınca..., orta har ateşte on dakika yetiyor.
Derken hindiler çıkıyor tavadan ve arta kalan o nefis lezzetteki sosun içine şu meşhur kara pirinç giriyor. Tavuk suyunuz da varsa, daha ne istersiniz ki? Siz bildiğiniz pirinçle yapıyorsunuz tabii ve de pilavın lezzetinin ayyuka çıktığı bir sonuçla karşılaşılınıyor.

Ve de yazımı başladığım gibi bitiriyorum. Annoya'm hindileri söğüş et gibi yemek üzere dilimledi. Dilimlerin ortalık yerlerinden, yani baharatı emmemiş kısımlarından bana da yedirdi. Pirzolanın yerini tutmasa da pek güzeldi, bayıla bayıla yedim.

Buzdolabının üzerindeki Annem Kimsecik fotoğraflarından birinde rakı şişesi var ya. Pek severdi maskara, Annoya'm rakısını içerken yanına yanaşıp bardak koklamayı.

Annoya'mın eli tam soğuk beyaz şarap şişesine giderken durdu.

"Ee madem Kimsecik istedi," dedi.


* Bildiğimiz kırmızı soğanlar artık mor soğan diye satılıyor! Hattâ geçenlerde aldıklarımın dış kabukları neredeyse kapkaraydı... Bu vesileyle henüz tatma fırsatı bulmadığım ancak methini okuduğum black garlic'i takdim ederim. http://www.blackgarlic.com/

Salı, Ağustos 12, 2008

Sıkma patlıcan salatası (13+)

Yıllar yıllar önceydi. Beyoğlu'nda Jorj'un Kulis'inde oturuyoruz. Ben daha bir hayli genç bir kadın. Barda herkesin birbiriyle halvet olduğu bir kalabalık var. Yanımda günün jönlerinden bir jön... Barın hemen dibindeki masada Zeki Müren ve İsmet Ay. Jön de jönlüğüne jön ama şaibeli. Rahmetli İsmet Ay gibi 'hala' diye seslendiklerimizden değilse de, güvenip 'yiğidim aslanım' diyebileceklerimizden hiç değil.

Zeki Müren'e hitabımız 'bey' şeklinde. Oysa o bana Ali diyor. Efendim kaşlarımdan sebepmiş. Ne de Ali MacGraw'a benzermiş kaşlarım, ah o kaşlarım. Külliyen yalandan. Maksat taraftar toplamak. Kız olarak doğmaktan öte, kendi özgür irademle sürdürdüğüm kadınlığımdan şaşırtmak beni. Ya tutarsa.

Neyse, biz orada neredeyse kadın kadına durmuş patlıcandan bahsediyoruz. Nedeni benim o yaşıma kadar ağzıma patlıcan koymamış olmam. Jön tutuyor bir patlıcan tarifinin ucundan ve temel pijamalı soyma girizgahının ardından verevine doğrama faaliyetine giriyor. Amacı beni patlıcana özendirmekse deeeee...; Zeki Bey, pek müstehcen kahkahalarından birini atarak fırlıyor oturduğu yerden, "Ayol n'aptttın ayoool, bütün bütün yiyeceksin patlıcanı bütüün bütüüüün..."

Bittim yani. Bittim. Sarıdan mora renk skalası yapan yüzümü, loş dükkanın barı arkasında duran dumanlı aynasından bile izledi millet. Yirmi yıl daha patlıcan yemedim, yiyemedim. Sonra günün birinde bir sevgili eğer yemezsem sevgisini geri çekeceğini ihsas edince başlamıştım patlıcana, salatasıyla. O gün bugündür...

Haa işte, o gün bugündür her şekle sokarım patlıcanı. Ağır yağlı yemeklerini değil de, iki kadeh attıran sofraların mezeleri arasına karışan buluşlarımı severim.

Artık okuma yazma bilen herkes okuyabilir...

Önce patlıcanları pijamalı soyuyoruz. Koyu çubukları ince ince olursa daha iyi. Yemeğimin oluşacak rengi açısından tercihim budur... Bıçakla dilimliyor, ufalıyoruz. Gelişigüzel, uğraşıp didinmeden ufalıyoruz işte.

Ufaladıkça bir kasede bol tuzla mıncıklıyoruz. Yine ufaladıkça kaseye katıp mıncıklıyoruz. (Dört tane orta boy patlıcan mıncıklanıp pişince bir avuç oldu. Ona göre davranıyorsunuz.) Derken yıkama faslı. Yıka yıka yıka, mıncıkla, aksın kapkara suyu. Yine yeniden mıncık mıncık, yıka yıka...

Bu arada nasıl oluyor anlamıyorsunuz ama çekirdek namına ne varsa hepsi terkediyor patlıcan parçacıklarını, dökülen suyla birlikte akıp gidiyor. Müthiş bir yöntem, haaaa değil mi?

Bir süre süzgeçte bıraktığımız patlıcan parçacıklarını, kağıt havlularla iyice kuruttuk. Sızma da tavada kızdı. Attık patlıcanları, kızartır gibi yaptık. Fazla öldürmeden, çiğnenecek karardayken karabiber çekiyorum biraz. Tuzu iyidir bence. Tekrar kağıt havluyla kızartma yağını kuruluyorum.

Sarmısaklı labne peyniriyle karışacak. Süs biberi tepesine patlatılacak. Maydanozlar çerçeve şeklinde çevre süsü yapacaklar. Bir de durdukça güzelleşecek lezzeti.

Durmadan mıncıklayıp sıktığımdandır ki adı sıkma patlıcan takılacak.

Yerken bayılmayın lütfen.

Toprakla buluşan İsmet Hala ve Zeki Bey'e hasret ve nusretle.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Fesleğenli patlıcan salatası


Yine ufaktan bir tüpgaz ocağı istiyor bu gönül. Yapacağı iş için sağlıksız, evet onu da biliyor. Şeytana uyacak, ne çare? Üstelik gönül işlerinin her zaman sağlığa yararlı olduğunu kim söylemiş ki?

Bu yazı da közsüz patlıcanla çıkaramıyacağım sanki. Közlü patlıcan yapmamın yolu da yine o piknik tüpünden geçecek, başkaca umutlarım tükendi. Odun ateşini kışın şöminelerde, yaz aylarında da rüyamda görüyorum ancak. Kömürlü mangal yakmaya in çık bahçe faslı gerekiyor. Zor iş.
Yerine ikame ne çare bulduysam olmadı, alevde ya da ateşte yatırılıp közlenmiş patlıcanların eline su dökemedi yaptıklarım. İyi oldu, deyip yiyorsun ama aslına uygun düşmüyorsun netice itibariyle.


Bu da sonu olsun madem, çakma köz patlıcan salatalarımın. Yemediniz sanki fesleğenlisini gibime geliyor, tarifini edeyim, derhal yapın ve yiyin. Hem de beni kıskandıracak 'hakiki közlenmiş' haliyle deneyin.

Çakma yapılacak durumlarda, patlıcanları teker teker folyoya sarıp fırında yumuşatın; sıcakken poşetlere kapatıp bırakın. Ilınınca yolun kabukları. Patlıcan soymada en kral yöntem bu.


İri parçalara doğrayıp tel süzgeçte bekletin biraz, hattâ tepesinden bastırıp olanca suyundan kurtulun. Limon suyu, kabuğu, deniz tuzu, sarmısak ve fesleğenle sıra sıra dizin çukur bir yere. Kırmızı biber serpip sızmayı da gezdirin.

Patlıcan salatalara başlayalım da, yaz kokusu çöreklensin sofralarımıza.

Gönül işlerinden de sakın vazgeçilmesin.

Salı, Haziran 10, 2008

Patlıcan salatası, çakma...

Belki en lezzetlisi değil ama patlıcan salatalarının en kolayını buldum, çakmasını. Şu közleme işi yıldırır bazı insanı. Canının isteyeceği varsa istetmezsin. "Bir meze tabağı eksik," dersin, "oluversin akşamın içki sofrası." Ocak batacak, temizliğiyle uğraş uğraş dur. Cillit Bang, bang bang bang...

Fırında közlenir gibi yapılmışını sevmem, öyle yapanları hiç sevmem... Acımsı bir karaya bürünür güzelim patlıcanlar. Kavanoz kavanoz satılanların içinden çıkanlardan patlıcana yakın uzak bir lezzet yakalayamazsın. Onu da sevmem.

Şimdi açın iki elinizi de duaya durun, "Kimler kimlerin bızzzzt aletinin bulunmasında katkı ve faydaları varsa, dünya ahret cennet mekânlarda boy göstersinler," deyin. Ben gir mutfak çık mutfak bu duayı yapmasam kendimi huzurlu hissedemem. Neydi yani neydi o eski günler? Hele pres yapmaya, püre etmeye dair bir aletler vardı ki, mutfağı zehir ederlerdi adama.

Patlıcan salatasını çakmak için yaptığım, bızzzzla beş dakika. Kabukları soyulmuş patlıcan, soğan ve çekirdekleri çıkmış yeşil biber azar azar bızzzztlanacak. Azar azar çünkü irili ufaklı parçacıklar elde etmek istiyorum, çamur değil.

Bunları hep birlikte sızmada dolaştırıyorum. Sonrasında otlar motlar ekliyorum yine dolaştırıyorum. Sotelenirmiş gibi yani ve de azıcık su ekleyerek pişmeye, yumuşamaya bırakıyorum.

Soğansız yapılınca da güzel, soğanlı da. Sonrasında tut sarmısaklı yoğurttan sirkeli sarmısağa, limondan tahine, neylerseniz eyleyip koyun ortaya. Soğuk bira, buzda rakı vesaireyle, vesaire...

Senin çakmadığın yok demeyin.

Beni n'olur üzmeyin.

Yapıp yediniz de kötü mü oldu, ona bakın.

Cumartesi, Eylül 17, 2011

Ekşi üzümlü patlıcan salatası...

...ve de çaydan rakıya U dönüş yapan bir mübarek sabah kahvaltısında, o patlıcan salatasının akıl almaz lezzetteki bruschettası...


Başlık uzun olunca ikiye böldüm. Şimdi toparlayalım bakalım.

Bağ bozumları başlayınca benim de üzümle bozma zamanlarım gelir. Çarşı pazarda çeşitlenir üzümler. Hani her çeşidinden alıp eve getirmesem de, gördüğüm yerde ağzıma atıp bakarım mutlaka tatlarına. Konu komşu üzümleri de vardır sağolsunlar. Hele kasabası köyü olan komşuların hepsinin bağı bahçesi var maşallah. Yolları uzandıkça memleketlerine, bana da düşüyor az çok has bahçe ürünlerinden.
 


Kullanacağım üzümlerin nereden geldiğini bilmiyorum bu sefer.  Komşumun ahpabının komşusunun köylüsünden galiba.  O pek olgun, tatlı duruşlarına ve rengine bakıp aldanmamak gerek; ekşiler mi ekşi. Düşünüyorum da kendilerini oradan oraya atıp bana kadar gelmelerindeki neden budur belki de.  O komşunun köylüsünün ahpabına diğer komşunun arkadaşı muhtemelen benim için şöyle demiştir: "O kadın mutlaka bir yere sokar bunları, verin kullansın da ziyan olmasınlar."




Sarmısaklarım Kastamonu Taşköprü'den.  Ismarladım, özel. Bildiğiniz üzere diş diş diye girer tariflere, ben birbirimize kavuştuğumuz günden beri avuç avuç yiyorum.   




Mini patlıcanlarımı tavada közler gibi yaptım.  İki baş sarmısak da yanıbaşlarında közlendi.  Kabuklarından ayrılıp yerleştiler bir güzel tabağa.  Nereden baksanız seksen yıllık çok özel ve güzel bir tabağa..., aaah, mazi kalbimde bir yaradır.

   


Patlıcan ve sarmısaklar bıçaklanarak ufalandı, karıştı.  İki avuç kadar koruk tadındaki üzümün suyu sıkılıp süzülerek, sızma ve balkon maydanozumla harmanlandı. Deniz tuzum tabii ki unutulmadı, az da baharat kırtkırtı eklendi. 

   


Bugün kullandığım her malzeme yöreseldi! 

Bknz:  Tekirdağ yöresinden gelen özgün tat, Tekirdağ rakısı, gibi...

Bruschetta ile doyamadılar birbirlerine.

Yedikçe içilip, içildikçe yendiler.

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Mutfakta biri yok gibi

Zor mutfak değil ki mutfağım. Ağdalı yemekler yapmıyorum ki mutfakları oturaklı ev hanımları usulünde. Rağmen bir kırılma noktamdayım. Daha da uyduruk hallerimdeyim.



Dört yumurta haşlasam da iki öğün yesem sanki ve de buyrun bakalım, yumurtalar yandı yaaa. Onlar ocağın tepesinde ben cam önüne devrilmiş kitap devirmekteyken..., çatur çutur patlama seslerini duymama rağmen başlarına neler geldiğine aymazken..., Cancan sağolsun vıııın fırladı mutfağa doğru. Olacak iş değil ya neyse, oldu bir kere. Elde var susuzluktan kavrulmuş dört yumurta, damakta kavrulmuş yumurta lezzeti. Tatmayan nereden bilecek kavrulmuş yumurtanın ne kadar güzel olduğunu.

Kocaman salatalarıma katıyorum birer birer. O aynı salatada ton balığı veya peynir meynir de olursa eğer iş bitiyor, tembel salatası veya sıcak mevsimlik salata olmuş oluyor. Kavrulmuş yumurtalı salata!



Tadına doyamadığım zeytinyağlı bamyam tembelliğimi ezer geçer. Her şartta yaparım, beklerim de öylece başında, yakmam, kıyamam. Seçe seçe almışım zaten tek tek, külahlı ayıklamışım bir keyif bir eziyet. İri kıyım soğanıyla, sarmısağı, sızması, limonu, tuzu... Kırmızı çarli biberden de dekoratif halkalar... On dakikada pişer benim ağız tadımda, sizler için bilemedin onbeş. Muuuhteşem.


On tane bamyayı bir kenara ayırıp, artan biberle bızzzzzzzlayıp, lor peyniri ile karıştırıp çömlek içinde yufka üstü yapsam mı? Yufkayı sızmayla bulayıp buruşturup yayın önce çömleğe. Döşeyip üstüne malzemesini atın fırına çıtırdak haller alana kadar. O haller üzerine çırpılmış yumurta yayıp üç beş dakika daha tutun sıcak fırında... Kolayın kolayı var yemeklerinden bir tane daha. Karabiberi unutulmasın, tuzu da.

Yumurtalarımı kavurmama vesile olan kitap da kitap olsa bari. Mark Crick, dünyaca ünlü yazarların üslûbunu taklit ederek onlara yemek yaptırmış. Kitaba adını veren Kafka usulü çabuk miso çorbası için sözde Kafka'nın tarifi: 2 çorba kaşığı miso, 140 gr yumuşak tofu, 4-5 küçük mantar, birkaç kurutulmuş wakame yosunu yaprağı. Miso Japon mutfağının vazgeçilmezi olsa da, ben kendi çorbamı tercih edeceğim müsaadenizle.

Şimdiii devreye dondurucu girecek. İşte o dondurucudur ki, olmadık zamanlarda olmadık yemekler çıkarır bağrından. Haşlanmış buğday var mı, vaaar. Közlenmiş bir avuç patlıcan var mı, vaaar. Daha ne olsun, hemmen dışarı alalım onları, çözelim. Karışsınlar önce, sarmısaklı yoğurda bulansın sonra; az sızma, nane kurusuyla kırmızı biber de süs olsun tepesine. Misoymuş, pöööh.


Köylerden gelen biber fazlaları kendi hallerinde, yağsız mağsız kızarsınlar tavada. Kızarma işinden sonra sapları koparılıp çekirdekleriyle birlikte çekilip alınınca, iş yoğurtlamaya kalır. Yoğurtlarız biz de, sarmısaklı elbette. Sızmasını da ihmal etmeyiz.


Semizotu da bir başka öğün. Adam olana yeter de artar bile. Doyamadım bu yaz semizotu yemeye. Sarmısaklı yoğurda...



Dondurma değil, dondurma kaşığıyla yuvarlanmış kavundan acele tatlı. Azıcık pudra şekeri kavun tadına ilave, ekşi tatlı böğürtlen dondurucudan, taze naneden süslemesi.

Yazı böyle böyle, ha geçirdim ha geçiriyorum.

Mutfakta biri ha var ha yok.

Perşembe, Eylül 28, 2006

Milliyet Ekonomi'den fındığımıza...


Blogger'lar (internet günlükçüleri), görevden alınan Ordu Emniyet Müdür Vekili Rıdvan Güler'e ve üreticilere destek için internette 'Fındık Zamanı' hareketini başlattı

ÜNSAL EREKE / MİLLİYET EKONOMİ

İnternette blog (günlük) yazıları yazan Oya Kayacan, Ordu Emniyet Müdür Vekili Rıdvan Güler'in görevden alınmasına tepki olarak başlattığı 'Fındık Zamanı' adlı hareket büyüyerek 'Bloglararası Fındık Birliği'ne dönüştü. 'Fındık için güçbirliği' kararı ile internette çeşitli ev yemeği tarifleri yayımlayan blog (günlük) siteleri aynı çatı altında toplandı.

Hareketin amacı 'fındık mağdurlarına destek' olarak açıklandı. Kayacan'ın kendi sitesinde 9 Ağustos 2006'da yayımladığı 'Çorbada tuz' başlıklı yazısındaki, ("Anamı alan kadı, kime şikayet edeyim? desem uyar mı? Not: Fındığımızı tüketmek için kampanya açsak mı? Herbirimiz evimize en az birer kilo fındık alsak mı? Fındık Ye çağrısı yapsak mı? Çorbada tuzumuz olsa olmaz mı?") çağrıya gelen yanıtlarla başlayan hareket, fındıklı yemeklerin tariflerini yayımlayan 'http://finduklutarifler.blogspot.com' sitesini yarattı. Tariflerin sayısı 100'ü geçince, bir kitap çıkartılmasına karar verildi. Kitabın geliri ile fındık bölgesinde yoksul öğrencilere yardım edilecek. Daha sonra da Bizim Fındık Çocukları adıyla bir dernek kurulacak.

Üreticiye destek

Hareketin öncülerinden Oya Kayacan, nasıl harekete geçtiğini şöyle anlattı: "Fındık haberlerini vatandaş olarak yakından takip ettim. Ordu'daki fındık mitinginde üreticinin üzerine yürümeyi reddettiği için görevden alınan Ordu Emniyet Müdür Vekili Güler'in insanların üzerine tazyikli su ve biber gazı püskürtmediği için görevden alınmasına üzüldüm. Kendisine destek için kendi çapımda harekete geçmeyi düşündüm."

Kayacan, birliğin oluşumunu da şöyle anlattı:"Fındıklı yemek tariflerimizle açtığımız fındık yolumuz özellikle reklam ve pazarlama bloglarının bizi desteklemesiyle büyüdü. Şu anda bütün günlükçüler kendi alanlarına göre fındığı araştırıyor. Yemek tarifleriyle, reklamcı ve pazarlamacı arkadaşlarımız da ekonomik boyutuyla fındığın önemini anlatıyorlar. Ortak amaç fındık mağdurlarına destek.

Tarifler toplanıyor

Siteye fındıkla ilgili yemek tarifi gönderenler, not olarak 'Her hakkı bloglararası fındık projesine aittir. Bu yazımla ilgili hiçbir maddi talebim yoktur' diye yazıyor. Sitede bulunan bazı fındıklı yemeklerin isimleri şöyle: Fındıklı kahverengi pilav, fındıklı makarna, fındıklı kızarmış rokalı pesto, fındık, nohut ve pırasalı patlıcan dolması, fındıklı fındık köfte, fındıklı beşamel soslu lazanya, fındıklı cacık, fındıklı taratorlu börülce salatası, süzme yoğurtlu, vişneli ve fındıklı graten.

http://www.milliyet.com.tr/2006/09/28/ekonomi/eko01.html


www.finduklutarifler.blogspot.com

-----------------

Güncellemeler

www.selimtuncer.blogspot.com 'dan, fındık güncellemelerini buraya da taşıdım. Teşekkürler Selim Bey...

[ 26 EYLÜL 2006 ]Sevgili Serdar Öner de “Findukta birluk!” başlıklı yazısıyla verdi desteğini... Teşekkürler.

[ 27 EYLÜL 2006 ]Altı Üstü Tasarım - Mehmet Doğan, “Altı üstü bir fındık” diyerek el sallıyor okyanuslar ötesinden...

[ 27 EYLÜL 2006 ]IQ’T, Türk fındığı üzerine yazmış: Oldukça uzun olmasına rağmen, başından sonuna kadar yorumları da dahil ederek okuduğum, dopdolu ve düşündürücü bir yazı olmuş; Türk Fındığı Nasıl Kurtulur?

[ 28 EYLÜL 2006 ]Sevgili Özen Demircan da konuyla ilgili sevimli bir yazı kaleme aldı. Yazısında, fındıkta kaçırılan fırsatlarla bağlantılı olarak Mark Twain’in bir sözüne yer vermiş: “Çok ender olarak bir fırsatı, fırsat olmaktan çıkmadan önce görebilmişimdir.” Peki, ya birileri fırsatı gösterdiğinde yine de görmez miydin Mr. Twain?[ 28 EYLÜL 2006 ]

Milliyet, yemek bloglarının Finduk Zamanı hareketini ekonomi sayfasında “Bloglararası fındık birliği” başlığıyla haber yaptı.

Çarşamba, Ağustos 24, 2005

Hor görme köfteyi

(Yine oradan işte, benim sevgili www.acikradyo.com arşivinden... Bu arşiv yazılarımı ARŞİV konu başlığında ayırmayı da beceremiyorum daha elbet. Yoksa yapardım:--)))


İkinci Cihan Harbi görmüş bir nesilden doğmayım.
Nüfus Hüviyet Cüzdanlarımızın karttan ibaret olmayıp, gerçekten cüzdana benzeyenlerinden bana ait olanında, “ekmeği, şekeri verildi,” gibi ibareler var. Çocukluğumda, efendim tevellüt binüçyüzbilmemkaç, diye konuşurdu büyüklerim.

Hal böyle olunca, konumuz köfte de haliyle savaştan yeni çıkmış oluyordu. Kendini henüz toparlayamamıştı. Birkaç yüz gram kıymayı bulan içine bolca ekmek ufalar köfte ederdi. Edermiş yani. Maksat sofraların bereketi artsın. Çoluk çocuğa bolluk imajı aşılansın.

Sanırım bu yüzdendir, ki Artaki’nin köftelerini hiç sevemedim. Yaptıkları midye dolmalarına, pilakiye, böreklere filan ver deseler canımı verirdim ama o köfteleri yedirmesinler.
Artaki Boğos’un oğluydu. Bol toprakta uyusun, ete tuz biber katar, ızgara köfte diye satardı. Pek beğenilir, yerken ağızlar şapırdatılır, hesaplar görülürken Artaki’nin kırmızı yanakları öpülürdü.
Benim çocuk boğazımdan hiç geçmezdi o köfteler. Hatır için yerdim. Ağzımda biriktirir, yanına domates, kıtır patates filan katar, ekmeğe yumulur ancak yutardım.

Ben annemin cız bız köftelerini severdim. Ekmekli olanını. Kıyma, ekmek, soğan, maydanoz, tuz, karabiber yoğrularak yapılan, savaştan çıkmış köfteleri. Hala da öyle.

Bir de benim yazlık köftem pek hoşuma gider.
Bu yazlık kışlık kategorisindeki yemekler, dolmanın dışında, bizim ailede pek dillendirilmezdi doğrusu. Otlara çok düşkün olmam yüzünden, hangi taze koku neyin içine girer uygulaması benim mutfağımda fazla düşünmeden yerini buluyor. Böylece taze malzeme kullanarak yaptığım yemeklere de yazlık, baharlık gibi adlar takıyorum.

En güzel köfte benim köfte

Yazlık köftemin icadı Kuzguncuk, Paşalimanı’ndaki çatı katımın, ki orada sürekli Rumelili Köşküm var deryaya karşı türküsü söylenirdi, Adalar - Fatih Sultan Mehmet arası manzarasına denk geliyor.
Küp domatesler su koyvermesin, sivri biberler acısını yaymasın, süt ekşimesin filan gibi takıntılarım yüzünden daha yoğurulurken mangal korlanır, başına da ızgara erbabından bir iki kişi memur edilirdi.

Kıyma, kuzu dana karışık ve aman çok yağlı değil. Sadece bir kere çekilecek, dolapta kalmış veya deep freeze’den çıkarılmış kıyma kullanılmayacak.

Bu kıymanın diğer püf noktaları Kuzguncuk İcadiye’de Kardeşler Kasabı’nda gerçekleştirilir. Zaten İstanbul’da kekik kokan et yemenin ‘püf hakkı’ da orada mahfuz! Koşun, koşun… Etinizi almışken Halep ekmeği satan fırınımıza uğramayı da unutmayın sakın. Artık başka ekmek ve et yiyemeyeceksiniz! Bu kadar kötülük de bu günlük size yeter.

İşte böyle koşa koşa gidip alarak eve döndüğüm kıyma şimdi kocaman kalaylı bir bakır tepsiye koyuluyor. İşin bu bölümü, “Bakın ninelerimden kalan bakırları hala nasıl da değerlendiriyorum,” öğünmesi ile ilişkili. Söylemeden tabii, göstere göstere. Azıcık sızma zeytinyağı ve sütte ıslatılmış ekmek, yumurta, tuz, taze çekilmiş karabiber, maydanoz, taze soğan ve varsa taze yoksa diş sarımsakla yoğurulacak; en son da domatesin kabuğa yakın sert etleri ve sivri biberler minicik doğranıp ilave edilecek.
Aynı harca parmesan katarak da deneyin lütfen, bana dua etmeniz açısından söylüyorum.
Bu köfteler yapıldığında, evin altmış metrekare terasının her bir yer karosuna, ağzı sürekli köfte öğüten bir adam düşerdi.

Piyazını da yapılacak tabii. Haşlayıp süzdüğüm (n’olur sudan geçirmeyin) fasulyeyi sıcağıyla, zeytinyağı limon/sirke ile karıştırıp soğumaya bırakıyorum. Soğanı piyaz doğruyorum ve İcadiye Çarşamba pazarının, gerçek follukta yumurtlanmış boklu yumurta satan pazarcısından aldığım yumurtaları da, sarısında hafifçe akmaya meyil kalmış durumda haşlıyorum. Soğanı tuzla ovalayarak yıkayıp kuruladıktan sonra da pul biber, sumak ve maydanozla karıştırıp fasulyelere ilave ediyorum.
Vallahi herkes kendini köfte piyaz yapıyorum zanneder ama bu yazıyı okuduktan sonra fikriniz mutlaka değişecektir. Kendimi kutluyor ve on veriyorum.
Hele hele geçenlerde bir dostumla eski İstanbul sefasına çıkıp da hala bir şeyler umarak Sultanahmet Köftecisine uğramamız vardı ya, yıkıldık kaldık. Sakın aynı hataya düşmeyin. Lastik gibi köftesi mi, suda piyazı veya pislik kıvamında irmik helvası mı? Sahi bunlar vaktiyle ne konuda meşhur olmuşlarmış?

Artaki’yi Walt Disney gibi çizin kafanızda

Yine çocukluğuma gelirsek, bizimkiler (annem, babam ve ablam oluyorlar) her Pazar, Pazar sabahının kahvaltı ve gazete keyfini bile kısa kesip, Artaki’nin o köftelerine kavuşmak için koştururdu. Tuz ve karabiberle bıçak kıyması etten yoğrulan ve de kimine göre çok lezzetli olan köftelere.
Kadife yakalı pied de poule paltom ve üstten atkılı rugan pabuçlarımla ben de arkalarından.

Otobüste yer bulmuşsak eğer, babamın kucağında oturup Burhan Felek köşesini dinlerdim.
Babam aslında Harley’ciydi. Bize de motordan aldığı keyfi yaşatsın diye kimi Harley Davidson’una sepet de taktırırdı. Lakin annem pek sevmezdi bu sepet sepet dolaşmaları. Taksi derseniz, ya parası bugün olduğu kadar kolay kazanılmıyordu, ya da İstanbul’da zaten sayılı olan taksilerden biri o sıralarda etrafımızdan geçmezdi, bilemiyorum.
Neyse, püfür püfür motorla gitmek dururken sıkıştırıldığım otobüslerde tek tesellim yer bulabilmekti. Ve de kucağında ben, sadece benim duyabileceğim sessizlikle gazete okuyan babama inat çocuk kahkahamı bütün otobüs duyardı. Felek Amca da amma komik yazardı ha. Hafta içinde okusalar da anlayamadığım yazıları, Pazar günleri tam benlik olurdu.
Galiba her gün oturup ciddi ciddi yazan adamların hafta sonlarında bizimle kafa bulma adetleri de onun başının altından çıktı. Bunu en yaşlı arkadaşım olan Hadiye’ye (Reşat Nuri Güntekin’in eşi) gittiğimde soracağım.

Artık gelelim Boğos’a, Boğos İdareci’ye. Orada, üstünde kasa duran masada, her zamanki yerinde oturuyor. Hep oturuyor. Hep para sayıyor. Pek konuşmuyor. Hiç gülmüyor. Dolayısıyla da benim ilgi alanıma giremiyor.
Ona bitişik masada ailenin madamları ve çocukları var. Galiba çocuklarla da kesişen bir noktam yok. Kavgacı gürültücü şeyler.

Aklım Artaki’de. Artaki koca cüsseli. Kıpkırmızı şişman yanaklarında, gözlerinden dudaklarına inen upuzun bir gülümseme izi var. Üstelik fındık faresi çevikliğinde. Eller kollar dolusu tabaklarla, masalar arasında servis yapışı çizgi film kadar şenlikli. Artaki’ye bayılıyorum. Walt Disney ile karşılaşmış olsaydı, Artaki’den günümüze kesin bir çizgi kahraman kalmıştı.

Izgara köfte edepsizin tekidir

Burası Tarabya. O güzelim koyu şaapıp duman eden münasebetsiz otel daha yok. Yerinde çıtkırıldım Tokatlıyan. Boğos İdareci hemen onun yanıbaşı. Yok oluşu da zaten o cenabet Tarabya Oteli’nin arsasına peşkeş çekilmesinden.
Sonra Ramiz, Madam Nina’nın kocası Arnavut Ramiz. Tarabya güzellerinden Diana ve yıllardır Armada Otel’i işleten Kasım Zoto’nun da babası.
Geç orayı da, Rum madamların idaresindeki Hristo. Madamlar hayal meyal fakat Hristo diye biri hiç yok kafamda. (Lokanta hala mevcut ama biz Artaki’den sonra Filiz’e takmış durumdayız. Seçme hakkımı tek başıma kullanabiliyorsam eğer Garaj derim.)
Yüzmeyi dahi bilmeyenlerin sahiplendikleri yüzlerce yat henüz koya sintina basmamış, kıçlarında kanat ve kaburga kavrulan mangal partileri verilmemiş. Cebi dolarlı fellahlar sahilde karpuz kırıp etrafa saçarak yememişler. Körler ve sağırların birbirlerini ağırladıkları çıstak müzikli yerlerin açılacağını ise o günün insanları rüyalarında görse inanmazlar.

Cumhuriyet’ten Agop Amca, azıcık büyüdüğümde çok değerli bir ressam olduğunu öğrendiğim sevgili dostumuz Agop Arad, bir elinde oltası diğerinde kovası ilişiveriyor yanımıza.
O, güneşin güne vedasıyla birlikte hüzünlenen vakti bekleyecek ve de Hristo’da her zamanki masasında karşılayacaktır akşamı. Beyaz peyniri rakısıyla, salatası balığıyla, akşam nasıl alınmalıysa günün elinden, işte öyle adabıyla.
Elleri güllü çingenelerle elleri karalı taze ceviiiz, baadem’ciler, oltacı laz balıkçılar hepsi dosttur ona dost olmasına, O’ysa yalnızlığını almış karşısına oturtmuş, Tarabya’dan, Tarabyalı’dan selam ala vere kaldırmakta kadehini.
Yanımıza oturdu diye bizimle köfte falan yemez yoksa, sohbettir oturmakta maksadı.
Büyüdüm ve dost olduk, Oya Agop olduk ve birlikte içer de olduk zamanla.
Mek kadeh kaldırsana gittiğin yerden sevgili Agop, boşuna mı anoorum seni bu kadar…

Sözün özü

Aslında, “Izgara köftenin bir adabı vardır, yediyüzseksenüç gram kıymaya ikibuçuk gram karabiberi güzeeelce ekleyin, ellerinizi güzeelce ıslata ıslata … ,” falan gibi tarifler yapan çok bilmişlere inat diye yazdım bu yazıyı.

Izgara köftenin adabı falan yoktur, edepsizin tekidir. İçine ne koyarsan kabul eder, lezzetine lezzet katar. Tek kızacağı şey cıvımaktır. Cıvıtmamak için de sulu malzemesini azardan ekleriz, olur biter.
Oluklu tavada ızgara yaptığım patlıcan, yumurta ve parmesan peynirle, tabii baharatını da ağzıma göre ayarlayıp yine o kıyma ile yoğurduğum köfteler herkese dudak uçuklatır mesela.

İşte bu…