Kedili Mutfaklar

Cuma, Şubat 01, 2008

Kumkuat reçeli


1) Nereden mi aldım? Almadım, kargoyla geldi. Mine'sinden. Koliciği şöyle bir salladığımda konuştu. "İçim kumkuat dolu, içim kumkuat dolu..." Sarıldık birbirimize, hayal meyalen gözümün önüne getirdiğim koli içeriği ve ben. Sonra göz göze bakıştığımız günleri yaşadık, iki veya üç...
2) O günlerden bir gün, telefon çaldı. Ceylan, "Hani geçen sene Mine'nin serasından http://www.mineflora.com/ benim bahçeme gelen kumkuat ağacım var ya, ayıptır söylemesi 150 gram meyva verdi. Nasıl yapılırdı bunun reçeli?" dedi.

Utanıyorum Mine'sinin bana gönderdiği bir kilodan fazla demeye, mırın kırın ediyorum. "Bende de var, bak az sonra ben de kumkuat reçeli işine girişiyorum," diyorum...

...ve fakat kız bana püf noktası soruyor, söyleyemiyorum. Püfler benim aklımda değil ki, elimde. Yaparken püfleşiyorlar yani.


3) Neyse akıl ettim ve dedim ki, "Çekirdeklerini çıkar aman, pek sevimsiz gelir ağızdan tatlı artıklarıyla çekirdek püskürtmek... " O kadar dedim, ötesini şimdi yaparken anlatıyorum işte, marifet elde.

Çekirdek çıkarıp da reçel yapmaya kalkışan arkadaşlarım diyorlar ki: "Mesela vişne reçeli yaparken, vişnelerimin suyu akıp gidiyor." "Aaa aaaaaa nereye?" diyorum, "Yok gitmez bir yere, benim kumkuatlarıma yaptığımın aynısını yapın sizler de vişnelerinize."
Ben ne yapıyorum? Tencerenin üstüne tel süzgeç koyup ayıklama ameliyesini orada görüyorum. Hepsi bu, meyvadan kaçan su tencereye akıyor.

4) Portakal reçeli yapma tekniğinizi kullanarak pişirin. Sizin yoksa, benim reçel tekniğim meyva kadar şeker ve üstünü iki parmak aşan su. Kaynat kaynat, göz göz olunca limon suyu ile kestir. İki taşım daha kaynat. Al sana.

5) Ben bu sefer bizim meşhur amber reçeli misali yaptım ama. Bir gece suda bırakılıp ertesi gün kaynadı kumkuatlar. Yine göz göz oldular filan... Sonuç mükkemmell...
Nasıldı yani? Boyuna bölündüler, çekirdekleri alındı, üstüne üstlük kadar su içinde bırakıldı. Ertesi gün kiloya kilo şekeri eklendi. (Tabii hatırlatmaya gerek vaaar, suyu dökmüyoruz; aynı suda kaynayacak reçelimiz.) Vaktim yoktu, bırakıp gittim, üçüncü gün kaynattım.


6) Evde tatlı mı yok demiştiniz. Ekmek kızartıp üstüne yoğurt ve reçel sür ye.

7) Ekmeği sütlü yumurtada kızart, üstüne yoğurt ve reçel sür, n'aparsan yap.

Ceylaaaan, anladın mı?

Pazar, Ocak 21, 2007

Kış likörlerim

Geçen hafta ne demiştim? “Mine’si www.mineflora.com gönderdi,” demiştim, “kumkuatlarımı serasından toplayıp.” Ama şartımı da sürmüştüm öne, “Yok öyle hemen kullanmak bunları, önce gidip gelip seyrine bakmalıyım güzelliklerinin.”

Mevsimindeydi tam, hurma alıyorum, seçtim seçtim taş gibi olanları ayırdım bir kenara. Manav şaşırdı. Ben böyleyim, önce seyrine bakarım mümkünse aldıklarımın. Mutfağın dekoru olurlar. Kullanacağım yerleri şekillendiririm kafamda onlar olgunlaşırken. Keyifli zamanlarımız olur pişirirken ederken, sonra da mideye inen yolda zirve yapar lezzetleri. Her paylaşım için geçerli değil mi zaten, önce emek vereceksin.
Sonra hurmalar tatlandıydı, ballandıydı. Ben dört tanesinden şekerli sos kaynatıp sakladıydım derin dondurucuya; dondurmaya, tatlıya... İki tanesini chutney’imsi bir başka sos yaptıydım ki içinde yok yoktu. Elma, portakal, kuru üzüm, hardal tohumu, ıhlamur yaprakları, kara şeker, tuz, sirke, şarap, zencefil, karanfil… Yüzlerce, binlerce karışım uydurup chutney yapar, uyuşturduğum yakıştırdığım lezzetlere lezzet katarım ben bu deneylerimle.
Neyse likör diyorduk, kış likörlerim vardı sırada. İki gündür mutfağımdaki esas oluşumlar kumkuat ve nar likörlerim. Yanı sıra azıcık kumkuat reçeli ve renk renk bir zeytinyağlı kerevize katıştırdığım bir avuç kumkuat, beni benden alaaaaan, beni zevke saraaaan...

Likör bir/ 350 gram kumkuat, 300 gram şeker, litrelik şaraplığı dolduracak votka

Likör iki/ 250 gram nar, 5 kaşık tepeleme şeker, yarım litrelik şaraplığı dolduracak votka

Likör üç/ 150 gram nar, 50 gram %85 cacao Lindt rendesi, 3 kaşık tepeleme şeker, yarım litrelik şaraplığı dolduracak grappa
Aklıma her geldiğinde, mutfağa her girdiğimde çalkalanıyor bu karışımlar. İçimde kızılca kıyamet kopuyor tadına bakmazsam, her seferinde ağzıma birer parmak çalınıyor.

Likör üç için kurgumda krema da var ama dile kolay! Henüz çikolatanın alkolde lâyıkıyla eriyip ağızdan kaymasını temin etme aşamasında olacağım. Bu benim ilk çikolatalı likörüm. Sanırım bir hafta sonra süzerek dondurucuda bekletip, üzerine iki damla da krema katılarak ikram edildiğinde, kimse bunun bir Kedili Mutfaklar keşfi olduğunu anlamayacaktır. Kremayı sonradan ekledim dikkat ederseniz.

İçine katmayı bilen var mı?

Var mı kremalı likör yapan?

Çarşamba, Aralık 24, 2008

Venedik'ten gelen Noel

Annoya'm bilgisayarını açtı. Sabah sabah afiyetle yediği panettone dilimlerinin fotoğrafını basacak. Ben de yerimi aldım hemen, konuya müdahil olmalıyım.

Bizim Yeğen Aycan ve Gelin Nurci Venedik'te su tatili yapmaya gitmişlerdi. Bence de hayırlı bir iş yaptılar. Bir daha ya gidilir ya gidilmez, millet beline kadar suda geziyormuş Venedik'te, gondolcular sinek avlıyorlarmış. Yakında sular boğazlarına kadar yükselecek hiç gezemeyecekler belki de, ağzımı hayra açayım ama küresel ısınmaymış.

Söylemesi ayıp, Noel panettone'miz Harry's Bar, Cipriani, Venezia imzalı.* Annoya'm diyor ki, "Ah nasıl oluyor da oluyor, canım ne çekse gelip beni buluyor?" Tabii yaaa, daha iki gün önce demedi miydi, "Aaaaah bu sene de bir panettone'miz olsa da yesek," diye.

Ayağının Venedik suyuyla geldi, getirdi dün Nurci. "İşte sana Noel günü kahvaltısı Annoya, bugün ve yarın yersin."



Yanına da kumkuat ** reçeli yedi. Üç gün önce Mine'sinin bahçesinden http://www.mineflora.com/ gelen kumkuatlardan yaptıydı.

"Başka türlü lezzet valla bunlar," diye diye yalandı durdu.

Ne mutluydu Annoya'ma.

Hadi yine iyiydi, iyi.
Noel bu yıl Venedik'ten geldi.


S. Marco, 132330124 Venezia (VE), Italy+39 041 5285777

** kumkuat hakkında yazdıklarım şu linkte. Sonuna kadar gidin lütfen.
Ve devam... Bu sabah, 1 Ocak, 2009'da gördüm...
İşte benim Zinnur'um... 28 Aralık 2008 tarihinde bloguna "esas panettone / aslına yakın panettone" tarifini de ekledi... Zinnur'dan kaçmaz!

Pazar, Ocak 14, 2007

Dost bereketi

Dün sabah çalan kapımın ardından yine bir kargo adam çıktı. Gönlü zengin dostları olanın mutfağı da bereketli oluyor doğrusu.

Tam da mis gibi demlenmişti, mutfağa isli isli bir koku salmıştı Lapsang Souchong'um; yanında ne gider diye beni derin düşüncelere salmıştı.

Al sana, al sana dan daan daaaaaan.

Vuruldum Mine'si, öldüm öldüm dirildim. Benim bu yeni yıl üzeri tembellik edip yapmadığım panpepato'mu Mine'si yapmış göndermiş işte bana. "Geç kaldım," diye de özür dilemez mi, malûm yeni yıl kutlamalarıyla eşleşir diye panpepato. Tarif benim tarifim üstelik, geçen yıl hani sizlerle de paylaştığım. *

Oooof ki ne of of. Balı biberi çikolatası, fındığı fıstığı, kuru meyveleri, ağzımın tadı yerinde anlayacağınız yine çayın yanında.

Dahası da var pakette. Annem Selma'nın elleriyle kumkuat renkli papatyalar işleyip bana getirdiği o caaanım keten örtünün üzerindeki eski Paşabahçe kalplerinin içine çekerim dikkatlerinizi. Onlar, Mine'nin serasındaki anaç kumkuat ağacının meyveleri.

Haydi bakalım, vurulalım bir daha bir daha, da daaan daaaan.

Üçe böldüm kumkuatlarımı. Küçük kalptekileri seyrek aralıklarla gidip gelip atıştırıyorum. O canım tat yayıldıkça ağzımın içine, mutluluk hormonum başlıyor bedenimi dolaşmaya. Benim seretoninle yolculuklarım çikolata ve karbonhidrata bağlı değil, asla.

Orta boy kalbimin içindekiler bir şişe votka ve şekerle birleşecek. Benim katkılı votka tutkumu hepiniz biliyorsunuz zaten. Elime geçen her meyve, uygun düşen her sebze, fındık fıstık vesairenin votkalısını hiç olmazsa denemek gerek diye düşünüyorum. Votka son derece uyumlu bir içki, her tadı çekip alıyor, yerleştiriyor içine. Yeter ki içine katılan damağınızın hoşlanacağı, eşleşeceği bir lezzet olsun. Ben zaten votka denemelerimde, onda dokuz mutlaka tutturuyorum.

Büyük kalpten reçel olur belki. Yoksa şekerleme mi? Durun canım biraz, bu ne acele? Hele keyfimce seyreyleyeyim önce, böyle kalp kalbe karşı bir süre, koklaşalım edelim.

Kimsecik'im, benim güzel kızım soruyor, "Bunlardan bize yok değil mi Annoya?"

"Yok," diyorum.

"Belli pek bizlik kokmuyor, Mine'si bize neden mırnav otu yollamamış?" diyor bu sefer.

"Kimseciiiik, ayıp, ayııııp."


* http://kedilimutfaklar.blogspot.com/2005_12_01_kedilimutfaklar_archive.html Arka arkaya üç yazı, öykülü panpepato, yapılışı... Kaçırmayın, okuyun mutlaka.

www.mineflora.com 'u ziyaret edin ve dolaşın, beğenin. Siz isteyin yeter ki, ertesi gün kapınızda.

Perşembe, Temmuz 22, 2010

Cancan dedi ki, ben dedim ki...


Eve gelmiş, uçuyor keyiften, "Koş oğlum koş gel bak sana ne aldım..." Gülüyor kahkahalarla. Koridorda birbirimize doğru ilerliyoruz, bakıyorum arkasından tekerlekli bir ayıyı çekiyor ipinden.
Şimdi alıştırmalar yapıyormuşuz. Nereye gidersem tekerlekli ayıyı da getirip yanıma koyuyor. Sözde alışacakmışım da, ipinden tutup ben gezdirecekmişim onu. Hiç oralı olmuyorum, önüme bakıyorum sadece.


Münevver'in makaronlarından fıstıklı ve kahvelileri bana özel yapılmış, yine özel imalât bir kutuya yerleşmişler ve bana hediye edilmişlerse eğer... Şaka gelecek size ama ben onları dondurucuya koydum. Özel kahvelerimin yanında özel olarak bir tane servis ediyorum kendime.



Zaman zaman önlük takıyorum. Ne zaman? Mankenlik yapmam gerektiğinde. Bazı marifetli kadınlar var hani, onlardan biri de Ece ya hani. Öyle güzel şeyler yapıp ediyor ki, şaşırıyoruz yani. Bu da bizim mutfağımızın adına yapılmış çok keyifli bir önlük. Takıyorum, giriyorum mutfağa... Şakacıktan tabii.


Vişnesini Hayati Kaptan toplamış bahçesinden. Bende kızılcık tarhanası var. Vişneli kızılcık tarhanası kaynattım azıcık! Ekşisine kurban olsunlar, öylesine lezzetli. Soğuttum. Yulaf üzeri bir akşam yemeği oldu. Biri yer biri bakar olmaz. Yapın.



Laymonata demiştim. O lezzet küplerim yine hazır ve nazır dondurucuda bekliyorlar. Canım sıkı bir soğuk içecek istediğinde, hoooop al sana bir bardakta iki üç tane. Bızzzt aletinin kıracağında çıkır da çıkır ufalanmış buzlar... Votkalı kumkuatımdan iki parmak, iki de meyvesi...

Dediydi dedimdi...

Pazar, Ocak 25, 2009

Şahit bulsam muhallebi diyecektim ama...

... Annem Selma geldi puding dedi.

Tamam, uygulaması sizce zor. Dolap faresi hallerimle, birbirine uygun malzemelerimi dışarı çekip karıştırma durumlarımdayım çünkü. Sakız reçeli mesela bana hep getirilir. Nereden alındığını bilmem ki kalkıp al sakız reçelini koy muhallebine diyeyim veya bildiğim en yakın yer Çeşme. Aynı şey şu yoğun şekerli süt için geçerli. Condensed milk* oluyor galiba. Tenekelerde satılıyor ama bizim memlekette değil. Bir Rusya yolcusu buldunuz mu istiyorsunuz, getiriyor.

Gerisi kolay. Süt, krema, damla sakız ve irmik. Muhallebi yapmaya girişiyordum ki, neyle koyulaştıracağımı bilemedim. Mutfağın benden sorulmadığı zamanlar ne bitmiş tükenmiş farkında değilim tabii. Oysa bakkal dükkanı gibiyimdir, yok yoktur. İrmik vardı nitekim. Koydum gitti.
Her aşamada bızzzzztlıyorum. Onu kat bızzt, bunu koy bızzzt. Kaynasın gitsin.


Sakız reçeli ve teneke süt çok tatlı, başkaca şeker istemez. Üstleri kumkuat reçeli tanecikleri ve jölelenmiş suyuyla, nasıl kıydıysam, süslenir. Komşuların aşure kaplarına doldurulup geri götürülür.

Torunum Cancan'ım bir parmak tencere dibi yaladıktan sonra yün bebeklerinin yanına uzanıp güneşlenmeye başlar. Bu onun bir takdir şeklidir.

Misafir gelen Annem Selma, "Eline sağlık, çok güzel olmuş kızım," der.

Misafir gelen Ablam Hülya, "Güzel, güzel," diye baştan savar.

Misafir gelen Yeğen Aylin, tadına bakar bırakır.

O zaten yemeklerin sadece tadına bakar.

Sağlıklı yaşam meselesi!

Çilekli şerbet içindeki hali de benim meselem.


* şekerli konsantre süt

Sakıza dair başka yazılar bu bağlantıda:
http://kedilimutfaklar.blogspot.com/search?q=sak%C4%B1z+re%C3%A7eli

Pazartesi, Kasım 23, 2009

Bahçeye gel baaahçeye...

Bana bir kış bahçesi vaadetseler. "İçine neler neler dikelim istersin?" deseler. Sayarım, "Bir ayva, bir hurma, bir kestane ve bir nar ille de..., cevizle fındığa gel de hayır de..., limon olsun, mandalina, portakal ve de kumkuat belki de." Elma armut yer kaldıysa dikilsin. Alıç aralardan sivrilsin.

Bahçem küçük, ancak yetişebilirim zaten hepsine, konuşmaya okşamaya yemeye yedirmeye. Öyle saksı gibi de yan yana dizilmeyecek ya bunlar. Aralarındaki mesafede uzun adımlar atılabilsin, ki serpilince kavuşabilsinler birbirlerine, dal dala, çiçek çiçeğe, yaprak yaprağa, meyve meyveye...

Kurduk bitti hayalimiz. Reality show başladı. Zır kapı Serap, "Hurmalar bahçeden, seversin sen..."

Huriyelerle camdan bahçeye bir bakışma ve Huriye, "Oya'nııım ayva toplayalım mı sana da?" Ben, "Eh hadi bari bir iki tane..."
Organik diyor satan, haşlanıp ayıklanmış kestanelerim var; adres, İnebolu Pazarı, İcadiye. Aynen narlar da, pazardan ama organikmiş, günahı satanın boynuna.

Cumartesi sabahından şekere basılmış nar suyunda ayva, Pazar sabahı fık fık, tıngır tıngır, fokur fokur derken, muhteşem tatölçer zekamla kestaneleri de salmaz mıyım içine?

Kısa keselim mi? Mutfağımda ayva nar birlikteliği resmidir. Uzun zamandır yaparım bu karışımdan reçelimsi tatlılar. * (Yıldızlı adresten okumaya devam...)
Günün tarifi, ikişer ayva ve nar; narlar önce kaşıkla ezilmiş sonra da mıncıklanmış iyice tel süzgeçten tencereye. Üç mandalina sıkılmış, ayvalar kabuklarıyla bızzztlanmış iri parçalar halinde. Kestane, dediğim gibi haşlanmış olacak, yarım kilo diyelim en az. Şeker kiloya varır neredeyse, karanfil de unutulmasın.

Kaynatın artık işte. Su da ekleyin ara sıra kaynar kaynar, pek bir çekiyor çünkü. Kaynadıkça köpükler alınsın unutulmasın. Göz göz ve kıvamı lık lık olacak. Tepeden tutulan kaşıktan ip gibi değil pıt pıt düşecek yani tabağa. Oldu da bitti. Limonla kestirmedim nedense. Ekşisi tatlısı pek yerindeydi de ondan sanki.

Geri dönersek eğer tepsideki kış bahçeme, bizim sahici bahçeden bir elma kaldı elimde; hurmalar da durup duruyor içinde.
Bir ocakta da brokoli haşlanıyor. Patates havuç biber ilavesiyle. Onlar süzülüp alınıyor tencereden. Suyuna, suyunaaa, suyunaaaaaa da tarhana. Tarhanaya bızzztlanmış hurmalar ve bir elma. Acı biber süs olandan, kara biber iri çekilmiş.


Meydana çıkan lezzet alışılmış iş değil. Öyle olur olmaz her mutfakta halledilip her dile damağa sunulacak bir lezzet de değil. Tadarken düşünen, yutarken tatların farkına varanlara göre desem. Acı ve tatlı ve ekşisiyle, köy mutfaklarımızın çalakaşık bandır tarhanasını beş yıldızlılara tac'eder desem.

Karışsın bol parmesanla, üstüne inceden sızma, kalın çekilmiş biber...

"Bahçeye gel baaaahçeye..." yazılsın bahçemin duvarına.

İmza Annoya.

Cumartesi, Mart 02, 2013

Bir kabak bir kabağa, "Gel beraber dolma olalım," demiş.


 

Şu mutfak tezgahımda kimbilir kaç kere kaç çeşit kabak buluşmuştur ya, sonra hepsi ayrılıp kendi yoluna gitmiştir.  Sakız kabağı ile balkabağının tanışıp anlaşıp dolma olmaya karar vermeleri de bir ilk.  İkna olmalarında benim parmağım var tabii.  İçim içime sığmıyor.  Ya tutmazsa...

Yok evelallah, kaçmaz benden.

Oldu bilin siz de. 


Kocaman bir soğan, iki ince dilim balkabak ve bir çay fincanı pirinç ana malzemeler.  Tavaya soğan çentildi, balkabağı rendelendi, sızması katıldı.  Açtık altını.  Gerisini düşüneceğiz bakalım!

Elde yok bir çamfıstığı diye üzülecekken tam da, öyle ya olmaz bilirim fıstıksız zeytinyağlı dolma; yerine ikame çekirdek içi.  Cevz-i bevva~muskat ya da ve de taze zencefil rendelensin incecikten.  Karışık baharlarım artı tarçın ilave olsun, fevkalade bir koku yayılsın ortalığa.  Tuzu ayarlansın.  Karabiber kırtlayacağıma lime pepper koysam pek güzel olmaz mı peki?

Oldu.  Kabaklar da oyuldu.  Uzunca boyluydular, üçer parçaya ayrıldılar.
  

Bir fincan kadar su, bol dereotu ve mutfak penceremin önünde bahara baş kaldıran minik nane dallarını da tavaya ilave ederek bir süre daha bıraktım ateşte. 


İç ılınınca doldu kabaklar.  İki parmak su, sızma ve limon dilimleriyle dikine yerleştirdim tencereye.


Pişirme kağıdı ıslatıldı, buruşturuldu ve sıkıca örtüldü dolmaların üzerine.  Tencerenin kapağı da kapandı.

Oldu bilin demiştim ya, oldu bitti işte.


Şimdiii, bu dolma arızadan aslında.


 Esasen balkabak püresi yaptım.  Mine'si bu yıl çok çok kumkuat göndermişti.  Reçeli, likörü, şerbeti yapıldıydı. İşte tatlı kabakları, o şerbetin içinde pişirdim.  Elektrikli ocağın birinde ağır aksak, ezilene  kadar.

Kabak kabak olalı... 

   

Bitmedi.  Oyulup çıkmış kabak içleriyle nefis bir makarna yapıldı.

Üzerine kuru/füme et didikledim.

----------

Kabak deyip geçmeyin. 
  

Pazartesi, Kasım 22, 2010

Kereviz pişecekse böylesi pişsin



Bakın buraya yazıyorum, ben yaptım diye değil ama kerevizin zeytinyağlısı olursa böylesi olsun. Ne renkler karışıyor birbirlerine ne de lezzetler.  Burada benim bayıldığım renklerin armonisi ve tatların uyumu var.  Ya kokular?  Mandalina, kumkuat yavruları ve laymdan oluşan üçlünün baygın narenciye kokusu..., soğan ve sarmısakla gelen zambaksı burun dürtüsü..., kuru kayısı ve bir kaşık toz şekerin handiyse karamellenmiş hali..., kerevizin zaten insanın beynini sarsan asil parfümü..., biberin genize dayanan acılı, zeytinin mayhoş halleri...

Kullandığım sızmayı anlatmalıyım üstüne üstlük.  Kavanoza inceden tırtıklanmış portakal kabukları, taze biberiye ve kekik dalları koyuluyor.  Bir acı arnavut da olursa daha iyi oluyor.  Kavanoz sızma ile dolup bekletiliyor.  Öylesine kuvvetli, öyle nefis bir aroması oluyor ki, tencereler hop oturup hop kalkıyor. Yemekler nereden geldiklerini şaşırıyor. 
    


Sapları ve yapraklarından ayrılmadan ayıklanan iki orta boy kereviz bütün, dört kocaman tekerleğe bölünmüş bir soğan, örtadan ikiye ayrılmış bir mandalina, dört dilim halinde bir laym, bütün sarmısak dişleri, müthiş lezzetli taze~kuru kayısılar, iri yeşil zeytinler...  Tuzlu baharat karışımı kırt kırtım ve de işte o anlattığım sızmadan, dört kaşık.  Su biraz, bir bardağın yarısı...



Pişirme kağıdıyla sıkı sıkıya örtün tencereye koyduğunuz malzemenin üstünü, kenarlardan sıkıştıra sıkıştıra. Sonra da tencereyi folyoyla kapatın, öyle ki hiç buhar kaçmayacak dışarı.  En küçük göz ocağımızın en düşük ateşinde bırakalım bir saat tıkırdasın bakalım.  

Enfes pişti, ılındı.  Tabağınıza koyulan her şeyi yiyorsunuz sonra.  Hele de kabuklu mandalinalardan daha daha olsaydı, keşke soğanı daha bol koyulsaydı filan diye hayıflanılıyor bir süre.
    
 


Kerevizin duyduğum en güzel özelliği sinirleri yatıştırıcı etkisi olması. Uyarıcı olup cinsel gücü artırmasını da yazın bir kenara. Kaldı mı bakiiiim kereviz sevmeyeniniz? Kaldı mı aranızda, "Bize Sinop'lu derler biz kereviz yemeyiz," diye türkü çığıran?

Ha bir de ne diyecektim?  Belki siz de kereviz pişirmişsinizdir de, böylesini hiç yemediğinizden kendinizi kereviz pişirdim zannetmişsinizdir.

Pardon pardon, ağzımdan kaçtı ;)

Kereviz kereviz olalı böyle lezzet görmemiştir.