Kedili Mutfaklar

Pazar, Kasım 27, 2005

Sütlaç desem değil...

Boş tabaklar dolup komşulara gidecek. Demek oluyor ki Oya yeni bir tatlı keşfedecek. Bir sürü kavanozlarda duran meyve kurularından kullanılsın. (Herkes kendi kavanozlarında bekleyen malzemeleri kullansın. Hatta sadece ve sadece sultani üzüm bile yeter bu tatlıya.) Sütlaç mantığında ama pilav gibi olsun. Böyle diyerek çıkıyorum yola. Benim hesap hep bu hesap, ya tutarsa.
Kuru kayısılar, kahverengi olanlardan, dilimlenmiş... Çekirdeklerini çıkardığım ve çıkardığım bütün çekirdeklerini kıtır kıtır çiğneyip yuttuğum kocaman kara kuru üzümler... Dut kurusu... Kabuğu çekirdeği çıkarılmış Medine hurmaları... Fırınlanmış ufalanmış kestane... Muz ve Amerikan üzümü kuruları Malatya Pazarı’ndan... Yine sadece Malatya Pazarları’nda bulabildiğim zencefil şekerlemesi ama sadece ısıran lezzetleri sevenlere ve çok az kullanmak şartıyla... Üç dört karanfil... Çok şık görünen bir küçük tepsi enerji deposu, daha şimdiden belli bu işin sonu. Olacak!



Mis gibi tereyağ, bir parmak eninde, yeter de artar bile. Bir mug dolusu yıkanmış pirinç... Kavurun biraz, aynı pilav yapar gibi. Bir litre sütü ağır ağır ve karıştıra karıştıra katın pirince. Çeker gibi olsun sütü. Bal katın içine. Şeker yerine, canınız ne kadar isterse. Bal yoksa şeker tabii. (Pirinçlerin pişmesini beklemeniz gerekiyor bal veya şeker katımından önce. Yoksa kıtır kıtır kalır pirinçler.) Şimdi de meyve karışımı giriyor tencereye, bir iki karıştırılıp söndürülecek ocak. Biraz dinlenecek, hani tencerenin üstünde temiz bir örtü ile kapağını da kapatarak. Diyorum ya, aynı pilav gibi olacak.

Şimdi izleyebileceğimiz iki yol var. İlki tatlı pilavımızı bir çukur kaseye biraz bastırarak yerleştirmek. Geniş bir kapta su kaynatarak kaseyi on onbeş dakika süre ile kaynayan suyun içine oturtmak, yani bain-marie; tıpkı benim bezelyeli peynirli pilav yaptığım gibi. Sonra tıktıklayarak kaseyi tepetaklak bir tabağa almak. Şamfıstığı falan rendelemek tepesine, biraz da tarçın ekmek. Pasta gibi olsun, hoş olur.


İkincisi de bu ilk denememde yaptığım fırınlanmış hali. Tatlımı güveçlere pay ederek süt ilave ettim. Önce folyo ile sıkıca kapatıp, sonra da üzeri renklenene kadar açık olarak fırınladım. Üzerine de tarçın.

Hesap tuttu. Komşular beğendi.

Bir fikrim daha var. Bu pilavı tuzlu yapmak. Yani süt yerine tavuk suyu, bal yerine tuz biber yenibahar tarçın. İçine koyduğum kuru meyveleri de belki biraz kısıtlamalı mıyım? Amaaaa, hani o beceremediğim keçiboynuzu suyuna kestaneli yılbaşı hindisi pilavı meselesi vardı ya? Vardı! İşte onun yerine bunu koymak zilleri çalıyor kafamda.

Yılbaşı hindisi ille de sadece ve sadece kestaneli olacak diye Allah’ın emri yok ya.

Cumartesi, Kasım 26, 2005

Foto haber vaaaar 2...

Hayati Kaptan yaptı yine yapacağını. Sarıkanatları dizdi folyoya. Kafa yukarı kuyruk aşağı, kafa yukarı kuyruk... Minicik bir elektrikli ızgara balkonda. Tutturdu orada, ille de orada pişecekler diye. Arzu'cuğumun, "Hayati, atalım şunları büyük fırına, pişsinler işte hep bir arada," diye bütün telkinlerine rağmen, nuh dedi peygamber demedi Hayati Kaptan. Kırk kere sofradan kalkıp balkona git-gel pahasına, dörder dörder pişirildi bizim sarıkanatlar. Folyodan bohçalarımızı açtıkça paylaştık balıklarımızı. Böyle pişince balıklar hem kızarıyor hem de sulu kalıyormuş. Öğrendik. E bir de ev kokmuyor tabii, onu biliyorduk zaten. Mercan da aynen şişede durduğu gibi güzeldi. Dibine vurmadık ama lezzetin keyfine tam hedeften vurduk. Gel bir mutfak açalım senle Hayati Kaptan, dört de masa içinde. Balık + salata... Şaka şaka.

Yeni yıl hazırlıklarımıza başlayalım mı Kimsecik? Önce çıkaralım ortaya bakalım neyimiz var neyimiz yoksa. Biraz süs mutfağa, iki süs püs yaşam alanımıza... Banyoda çam şeklinde mumumuz var. Tepesinden biraz yaktık ama olsun, atacak değiliz ya. Kapı süsü almalıyız, geçen yıl postamızı getiren kuryeye hediye ettikti hani bizimkini. Ortalık yılbaşı süslerinden yıkılıyor zaten. Keyfimizce süsleriz evimizi. Bir de, o tekerlemedeki şeyden, her yıl yenisi gereken. Bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on sarı limon, çık komşunun damına kon kırmızı don. En gereken o, müthiş kısmetlere açılacak ya yelken...

Foto haber vaaaar...


Annem Selma’nın dolma kültürü muazzamdır. Biraz irice sarar. İç lezzetleri her dolmaya göre değişir. Midye dolmasının tarçın ayarı başka, lahananın başkadır. Kısaca iyi dolmacıdır annem Selma. Bizi çoluk çocuk her bir araya topladığında, mutlaka iki çeşit dolması vardır sofrada. Bu sefer toplanma dolması değil, kendine kadar etli lahana yapmışmış. Kocaman yapraklara, kocaman dolmaları doyumluk sarmışmış. Tabii bana da kıyamayıp bir öğünlük de bana ayırmışmış. Pek de iyi etmiş doğrusu. Hele bir de yeni adet çıkardı, kaynağı benim ortanca teyzem Jülide olan... Tereyağına biraz kırmızı biber yakıp dökülüyor dolmaya, yeneceği zaman. Off ki ne offff.

Nuri kuyruksuz. Ona da acımamışlar. Şimdi ya bir minibüs aynasından sallanıyordur o güzelim sarı kuyruğu, ya da sepet içinde oturan tüylü kedi biblolarından olmuştur. Canavarlaşıyorum o bibloları gördükçe. Onlara para veren elleri kırmak, parmaklarını koparmak istiyorum. Ama yapmıyorum. Çünkü alanların çoğu bilinçsiz. “Yooook canıııım, bunlar peluş,” diyecek kadar bilinçsiz. Nuri’yi çok seviyorum. O da beni.

Pazar, Kasım 20, 2005

Kuru fasulye Onorevole

Evde kuru fasulye haşlanıyor o gün. O günün kocası olan İtalyan tatlısu telefon ediyor. “Karıcııım, yemeğe misafirimiz var. Bil bakalım kim?” Bilemiyorum. Onu bunu saymakla bitmez ki, kısa yoldan, “Sen getirmene bak, kuru fasulye var,” deyip kapatıyorum telefonu. Telefon anında tekrar çalıyor, “Haaaaa ııııııı karıcıııım, o zaman dışarıda mı yesek?” Bak seeen, güvenemedi adam kuru fasulyeme. İnat yapıyorum. “Evde yenecek. Kuru fasulye yenecek.” Bu kocanın eve misafir taşıması hiç bitmez. Kimseyi bulamasa çengi, köçek, saz ekibi falan getirir. Birinci Kordon’da boklu su manzarasına karşı yalellili zamanlar.

Kafamdaki şeytan, “Sen görürsün gününü, parmaklarını da yiyeceksin” diye söyleniyor.

Geldiler. Benimki tanıştırdı, “Onorevole Signor Presidente del consiglio di.....” Oyy oy. Saygıdeğer bilmemne başkanı bilmemkim. Taaa İtalyalardan gelmişler... Tanıyorlar mı bu ikisi birbirini peki? Yoo... Adam o zamanlarda İzmir’in esas oteli olan Büyük Efes’de kalıyor. Lobide benimkinin dükkanına da uğruyor, karısına şöyle oturaklı bir mücevher alıyor... Viskiler koyuluyor daha dükkanda. Gecenin devamı bizde!

İşte o fasulye bu fasulye. İşte o yüzden adı Onorevole / Saygıdeğer kaldı.

Böyle yapılır

Bir paket mantar, yıkandı. İrileri dörde, orta boyları ikiye kesildi. Minikleri kendi hallerine bırakıldı. Tavada az sızma, bir defne yaprağı, iki diş patlatılmış sarmısakla birlikte yüksekçe ateşte iki üç dakika kavruldu. (Mantara ilk ağızda uygulanan yüksek ateş, suyunun yani lezzetinin içinde kalmasını sağlıyor.) İki orta soğan incecikten çentilerek orta ateşte mantarlarla birlikte yumuşamaya bırakıldı. Suyunu çekene kadar.

Dondurucuda bulduğum fasulye torbası gözüme az göründüğünden, yanına bir torba da nohut kattım. Ben bunu sık sık yaparım zaten. Severim. Onlar da çözülmüşlerdi. Mantarlara katıldılar. Sıcak su, biraz tuz ilave ettim. Pişiyorlar birlikte. İçine bol yapraklı güzel bir kereviz dalı da koyuyorum. Halâ pişiyorlar. Kerevizi dalını, defne yaprağını ve sarmısakları bir süre sonra çekip alın yemeğin içinden. Suyu azalmaya başlayınca kapatın altını. Beklesin ocağın üzerinde.


Yemek saati yaklaşınca, tadını tuzunu sevdiğiniz bir peynir rendeleyin. Peynir için iri rende kullanılacak tabii. Benim toz rendesi dediğim bir rende var, birazdan ona ihtiyaç hasıl olacak; az biraz muskat toz rendesinde rendelenecek, bu hatırlatma o yüzden. Harmanlayın lütfen peynirle. Bu harmanın bir kısmını ayıralım hemen. Diğer kısmını bir paket kremanın aklınıza yettiği kadarı ile karıştırın. (Minik paketler dört adet irice porsiyonluk güveçler için ideal.)


Fasulye, porsiyon güveç tabaklara bölünsün. Kreması katılıp bir kerecik döndürülsün şöyle. Kalan peynir/krema/muskat harmanını da dökün üzerine. Azıcık daha rende peynir, bir minicik dal biberiye üstüne. Verin fırına, fokurdasın önce, sonra üstü renklensin keyfi gelsin.

Vallahi onorevole signor monorevole presidente falan vız gelir.

Yanına da tereyağlı bademli pilav iyi gider.

Cumartesi, Kasım 19, 2005

Foto haber üüüç...

İşte annem Selma. Bir yazının bir yerlerinde söz vermiştim. Haydi bakalım, tanışın. O gün ikimizdik. Tarabya Deniz'de başbaşa yemeğimizi yedik, sohbetimizi ettik. Bayılır annem 'çıkmaya'. Ben de sık sık çıkarıyorum işte.

Benim kocaman kahvem ve annemin elmalıları. Tereyağlı, kıyıl kıyıl tabir edilen çeşitten bir hamur. Elmalara tarçın katılmış tabii. Anne ellerinin lezzeti başka oluyor. Sabah sabahında bir güzel ve güneşli Cumartesi gününün, aman aman ne de güzel mideye iniyor. Tabağım çok eski çoook. Eniştemin annesinin çeyizinden kalan altı yedi parça bunlar. Benden başka kimse sahiplenmemişti. Ben de gittim, toparladım bir sürü anıyı o evden, kendi evime getirdim. Yıllarca önce. Yaşamış eşyalara bayılıyorum. Ya benden sonra? Ne olacak benden sonra?

Mine'ciğim ilk sabun kursunu başarıyla tamamladı. Kastamonu'dan bile kalkıp gelen olmuş. Keyfimden kıkır kıkır güldüm. Meraklı olmaya gör bir işe. Ne edip yapıp buluyorsun yolunu. Gördüğünüz sabunların hepsi Mine'nin emeği. Her buluşmamızdan kalan armağanlarım bunlar benim. Koklayarak kullandığım için daha çok biriktiriyorum. Bir sonraki kurs için telefon 0216 311 6186. www.mineflora.com . Kurs ücreti 60 lira. Ayran + doyumluk sandviç + Mine'den alacağınız keyif bedava. Mine Özgür banka hesap no. 364913, İş Bankası Küçükyalı Şubesi. Şube kodu 1034.

Abla kardeş ortak marifetimiz bu bebe battaniyesi. Ablam seri bir şekilde örüyor gece mece, şişle, renk renk... Ben de tığla kenarlarını yapıyorum. Etrafımız torun tosundan geçilmiyor maşallah. Esas hediyelere ekliyoruz bu battaniyelerimizi. El emeği göz nuru. Makbule geçiyor. Bir de çok hafif. Şimdilerin kaynama noktasında yaşanan evlerinde pek bir rahat ediyormuş bebecikler bunlarla. Anneleri öyle diyor.

Foto haber ikii...

Yan evdeki komşum Huriye'den. Revani. Tadından yenmiyor. Huriye süper bir tatlıcı. Dükkan açsa havada satar. Haftada bir böylesi bir tabak istihkakım var kendisinden. Sonra da popomu göbeğimi falan soruyorlar kimileri. Yiyorum yani.


Lafı Huriye'ye getirmişken, yanda görülen sütlaç da onun meşhur köy ineğinin sütünden. Huriye yakın köylü. Her hafta sonu gidip gelirler. Süt de elle sağılır. Çocukluğumda, Şile'de in cin top oynarken, gider kalırdık yaz aylarında. Fener'de ev tutardık, püfür püfür. O zamanlar inek, eşek, at gibi ahır hayvanları, ahırlarında boş boş vakit geçireceklerine sokaklarda dolaşmayı tercih ederlerdi. Şile öyle sakin yani daha. Sütümüzü alırdık sabahları, komşu ineğini sağmaya başladığında. Folluktan da yumurtalarımızı toplar, gider kahvaltımızı yapardık. Huriye'nin sütlacı mis gibi. Gerçekten inek sütü.

"Oya, sana oyun yapıyorum. Saklandım işte, ara bul beni. Bul da sobele." Yeğenim Aylin ve oğlu Kaan'ın bahçesi. Kedisi bol bahçelerden. Hepsi oyuncu. Besili. Cana yakın.

Foto haber


Her gün önünden geçiyorum bu güzel bitkinin. Uzayıp gidiyor kendince. Ben de yaslıyorum dallarını demir parmaklıklara, daha rahat uzasın diye. Sırtını sağlama dayaya dayaya. Yağmurda geçen hafta, yemyeşil, kıpkırmızı; birer damla da yaş burunlarında, ki tıklarsanız daha da güzel görünecekler gözlerinize, böyle geldiler benim ekranıma.

Bir foto haber daha yapmıştım. Bu evler inat edip girmemişlerdi içine. Bu resim basma sorunu bende baştan kara gidiyor malum. Yırtamadım bir türlü. Artık kısa kısa yapmalıyım haberleri çokça resim kullanacaksam. www.tirmikizi.blogspot.com 'da Handan'ın yaptığı gibi. Neyse burası orası işte. Kuzguncuk'ta eski bostan, yeni sera. Girin yürüyün sağdan doğru burnunuzun dikine. Karşınızda bu evler. Mücevher gibi.

Kafayı yiyorum, kafayı. Bu güzelim yaratık, aylardır kendi boyundan küçük bir cam hapishanede yaşamaya mahkum edildi. (Kuyruğunun ucu kutunun arka sol köşesinde...)Dükkanda kavgalar gürültüler fayda etmiyor. Capitol yetkilileri, "Tamam gereği yapılacak ," diyorlar. Yapılmıyor. Girin garaja birinci kattan. Orada, o kahrolası pet shop'da vitrinde göreceksiniz. Görmeye içiniz dayanırsa. Hayvan Hakları'cılar kimlerdir? Neredeler?

Cuma, Kasım 18, 2005

Kiralık konut, Salacak'ta deniz manzaralı

(Açık Site, 9 Şubat, 2004 tarihli bir yazım. Yan dairemden Arzu ve Hayati, Nisan bebek anne karnında taşınmışlardı. Şimdi de benim üst katım, yine boş. Dubleks, teraslı... Bu sefer de Süheyla ve Cüneyt, burada doğurup onbir ay büyüttükleri Kemal'i alıp gittiler. Onlar da bahçeli ev aldı. Uzaklarda... Otoyollar aşırı... Moda ya!)


“Evvelden kış ortasında taşınılmazdı,” dedi annem, “şimdi maşallah millet vızır vızır göçüyor ordan oraya...” Ahirde böyle. Yazına kışına bakmadan taşınıp duruyor insanlar. Bir zamanlardı o en geç sonbaharın ortalarında varıp da yeni yuvalara, odunu kömürü yığmak bir kenara. Hallaç bulup yatak yorgan attırmak ve de naftalin kokulu yaz yüklüklerini eski evde havalandırıp, kışa lavanta torbalarıyla mis mis kokutulan yeni dolaplar hazırlamak yeni evde.

Tahminleriniz doğru, annemi geçmiş bayram münasebetiyle yanıma konuşladım yine. Keyfini çıkarıyorum. Günlük har hurumu alıyor üzerimden. Bir de acılarımı hafifletiyor. Zaten ‘acılarımı hafifletsin’ hinliği vardı bu davetimin içinde. İçim acıya acıya kapı komşularımın arkasından bakakaldım zira. Taşındılar.

Geçen hafta bizim yokuşa, tam da bizim kapıya bir evden eve kamyonu dayandı. İçinden güçlü kuvvetli adamlar indi. Zaten bu evden evecilerle duvardan duvaracıları gördüğüm yerde kafamın tası tarağı atar. Tertemiz evleri mikrop yuvasına çeviren duvardan duvaracı şimdilik konu harici kalsın ama o güzelim komşularımı kaldırıp benden uzaklara taşıyan evden evecilerin kapımızda belirmeleri beni ne hallere koydu anlayın n’olur.
Ultrasonlarından boyunun bosunun değişimini heyecanla beklediğim karnındaki minik kızla Arzu ve bizim katın erkeği, kocası Hayati o gün çıkıp gittiler hayatımdan. Bildiğim bir hadiseydi aslında. Benim apartman çocuklarımdan Banu ve Somer de, yanlarına evimizin ilk bebeği Damla’yı alıp aynı böyle terketmişlerdi beni.

Hayatım bomboşaldı ansızın.

Hayatım... Nasıl da dolu dolu çıkıyor bu kelime ağzımdan. Yani bu katiyen bir sözcük değil, kelime. Bir yaşam değil, hayat. Hayat çünkü uzun uzun yaşanmışlıkları katlayıp yüreğine istifleyebilmiş, yaşananların keyfiyle acısını ağız tadıyla harmanlamayı becerebilmiş bir kadına hayat yaşamdan daha çok yakışıyor.

Uğurlar olsun

Bırakıp gitmek ve bırakılıp gidilmek üstüne beynimi didikleyip duruyorum... Ben bir süredir bırakılıp gidiliyorum çünkü. Kıpır kıpır gençlik alışkanlıklarım yerlerini köklenmek fikrine terkettiğinden beri bu böyle.

Kimsecik beni kolayca cayabileceğim yerleşimlerden uzak tutmayı başardı mesela. Öyle ki, girdiğim her evde pencereleri kapıları telle, yabancı kedilerin yaklaşmasını engelle gibi önlemlerle, kedice kullanışlı alanlar yarat hadiseleri sonunda beni bezdirdi. O sonunda da, sonuç olarak yerleştik işte. Zaten yerleşene kadar yegâne torunum Cancan da bize katılmış üç can olmuştuk.

Nerde sabahsa orada akşamlarımın sonunu getiren kedi kızım Kimsecik ve evlâdı Cancanla perçinlediğim güzel yuvamdaki saadetimi ise sadece ve sadece komşularımca terkedilişlerim örseliyor. Ben böyleyim işte. Bağrıma basmaya göreyim, oldum bittimlere geliyorum. Bitti mi bitiyorum.

Bu Salacak evimin de şöyle bir durumu var. Köklenmeye oturduğum benim güzel evim, köklü komşuluk mevzuunda kısmetsiz. Bu durum ben ve benim gibi yerleşik dairelerden bakınca böyle görünüyor tabii. Kiralık dairelerden bakıldığında ise bambaşka. Gelen gidiyor ama her gidenin de ya elinde ya karnında çocuğu, bir de taşındıkları evin tapusu. Bir uğurluyuz ki gırla...

Terkedilmek kâh katlanılası bir durum ama bazı da yumruk yumruk acı insanın yüreğinde. İnsan sonradan olma sevgilere, dostluklara bu kadar mı alışır yahu? Bu kadar mı koparılır insanın canından can, kalkıp da güle oynaya yeni aldıkları evlere uğurlanırken insanlar.

Komşu arıyorum

Allahına kadar nostaljiye batacağımı hissettiğim bir yazıyı sıkı manevralarla komşuluk üzerine odaklamayı başardım neyse. Şimdi esas durumuma gelelim.

Yeni komşularımı arıyorum. Üstelik Peruz’dan hüzzam Ben kalender meşrebim, güzel çirkin aramam... değil durumum. Resmen aradıklarım var.

Endamı şanlı, sohbeti tatlı, biraz da aklı olan...
Gırtlağına düşkün olup ağzına içen...
Kahvesini paylaşan, yemeğini bölüşen...
Ortalığı gürültüye patırtıya vermeyen, yani oturduğum yere devedesinin sekiz hoparlörünü dayayıp dibine kadar açarak asabiyetimi çileden çıkarmayan...
Lakin de en önemlisi hayvanlara ehemmiyet veren, mümkünse evinde bulunduran...
Yok bulunduramıyorsa eğer, bizim Yeni Cami kuşluğuna dönen cumba üstü damımızdaki güvercin, serçe, kumru, karga, martı ve mevsiminde sığırcık; evden kaçma durumlarında muhabbet ve kanarya, benim gibi göçmekten sıkılıp yerleşmeye karar veren leylek vesaire gibi kanatlılara düzgün beslenme programları uygulayan...

Dahası da var ama bence şimdilik kısa kesip bilahare komşusuna göre peyderpey belli etmek, bana komşu yaşamanın iyi ve kötü taraflarını. Yani pek, “Aslında şeker gibiyimdir,” de diyemem, “çekilmem,” de. Neyse, neyse ne, elimizdeki mal belli... Salacak’ta konut. Eski iskelenin az üzeri... Tarihi yarımada üzerinden ufka açılan yandan çarklı deniz manzarası ile yeni kiracılarını arıyor. Promosyon olarak da ben.

Yaa annem, işte böyle. Bana komşu dayanmıyor. Zaten bu yeni taşınacak olanlar dediğim gibi çıkmazsa eğer, çekecekleri var elimden ki, hem de nasıl. Onlar arkalarına bakmadan kaçar, ben de kıh kıh kıh gülerim peşlerinden. Hep ağlayacak değilim ya.

Pazar, Kasım 13, 2005

Taktım boynuza


Taktım mı bitti. Nereye gitsem o boynuzlar kafamda. Yatsam kafamda, kalksam kafamda. Bir yapsam da bitse şu mesele. Ben bu boynuzların suyunu çıkarmaya yelteneceğim önce. Suyu kanımca tatlı olacak, ballı. O ballı sudan, “boynuz suyuna kestaneli pilav”, “boynuz suyuna Trabzon hurması soslu balkabak tatlısı, üzerinde brandy ile marine edilmiş Medine hurması.”, “boynuzlu demi-glasse sosta T-bone steak”.

Atarım daha, istediğim kadar atarım... Ve de tutarım. Benim bu atmalarımdan daraldı geçen gün Adnan Usta. Adam ***** otel mutfağı yönetiyor. Bana aklı başında bazı bazı fikirlerini anlatıyor. Ben de zevzek zevzek bu yemekleri uyduruyorum kafamdan o anda, hemen oracıkta... “Bak bi yapiim de bak,” diye de tehditkar davranıyorum üstelik, sonra dön de kendi mutfağını bir gözden geçir gibilerden.

Şimdi boynuzlar kaynıyor sizin anlayacağınız. Keçi boynuzları, nam-ı diğer harnup.


(Kızdı Annoya. Ne suyunu beğendi keçi boynuzlarının ne de ekmeğini. Durun bakalım şimdi ne yapacak? "Öyle olmadı böyle" halleri meşhurdur onun.)

Çıka çıka

Hani ballı ballı olacaktı keçiboynuzu suyu? Neredeee? Tatlımsı buruk bir lezzet çıktı ortaya çıka çıka. Saydam olsun diye beklerdim doğrusu, o da değil. Sen iki saat kayna ha kayna, sonra da aklıma koyduğum fikirlere hiç uyma. Üstelik boynuz suyuna kestaneli pilavın ön hazırlığı olarak kestaneler de fırınlanmışken. İkinci etapta ayıklanıp boynuz suyuna atılacak ve de kavrulan pirince katılıp pişeceklerken. Gitti işte o güzelim pilav tasarımım.

Bu olay dün oldu. Attım ama tutamadım işte. Küstüm mutfağa, çıktım başka işlere baktım.

Neyse, barıştık bu sabah erkenden. Buzdolabımda durup duran bir kavanoz Arifoğlu harnup pekmezi vesile oldu, eksik olmasın. Bir kavanoz da Koska tahin, üzerinde yazdığı kadar yüzde yüz doğal. Unum var Doygun, o kepekli olan hani. Haydi pekmez tencereye, kısık kısık ateş üzerinde un katarak karıştırılmaya başlandı. Tahin de girdi işin içine, karıştırıldı. Keçiboynuzu suyu da ara ara katıldı, yarım paket unla suluca hamur kıvamı oldu. Sonra ateşten indirip geri kalan unla yoğurdum bu hamuru. Sertçe. Ekmek şekline soktum ve fırına girdiler. Pişti zannedip çıkardığımda yanıldığımı, içlerinin hamur kaldığını anladım.

Benim mutfağımda çareler bitmez ya. Kalın kalın dilimleyip yeniden fırınladığım bu yeni keşfimden son derece lezzetli gevrekler elde ettim netice itibariyle!

Bakınız: birinci paragrafta niyetler bölümü...

Adnan Usta’ya ne diyeceğiz peki şimdi? Adam yılbaşı hindisinin içine benim pilavdan doldurup adımı da menüye yazacaktı.

Bir daha boynuza takan ne olsun.

Salı, Kasım 08, 2005

Isırganlı tarhana

Bursa, Yıldırım İlçesi, Cumalıkızık Köyü spesiyalitesi... Isırganlı tarhana. Şeker Bayramı'nı Bursa'da geçiren komşum Serap'tan armağan. Isırganlı lezzetleri sevenler için güzel. Süsleme yaprakları benim ısırgan çayı demlediklerimden. Fotoğraflamak için değil, keyfim için yapılan bir süsleme bu. Tabağımın içindeki önce gözüme girmeli, sonra mideme.

Croutons çorbada vazgeçemediğim. Bu tat bana yine de yavan geldi. Serap'tan aldığım bir tiyo ile gidip içine beyaz peynir rendeledim. İşte bu. Lezzet patlaması.

http://www.netbul.com/netanadolu/netanadoludisp.asp?id=253235 'dan Cumalıkızık hakkında bilgi alabilirsiniz.

Pazar, Kasım 06, 2005

Turuncu

Mutfağım renkli. Ben, tele tubbies misali. Bugün de turuncu ve yakışanlarını alsak yanımıza diyorum yemekte. Hem lezzetli yesek, hem de onu buna katsak ama mideyi fazla sarsmasak. Bu fikirler akılda dolaşmaya başladığında, açlık sınırları da başlanmıştır malum zorlanmaya. Dün pişen kabak tatlım turuncu ya. Bir de turuncu altlık attıralım bakalım, önce doyalım ki, sıra gelsin tatlıya.

Yeşil turuncunun ilacıdır. Bence. Bu köyden gelmiş fasulye kuruları yemyeşil işte. Ayşe kadını kurutmuşlar. Sadece kabuklarını. Güneşin, toprağın, suyun kokusu lezzeti mis gibi tutunmuş üzerine bu kabukların. “Sağlık olsun,” dedirtiyor yiyenlere. Şemşi’den bunlar, Amasya’dan. Geçtiğimiz yıl Kerim’ciğe yedirmiştik, “sağlık olsun,” demiştik. Olmadı. Sağlık bir kere elden gittikten sonra ne yapsan olmuyor galiba. İyisi mi, önceden tedbir almak.

Neyse. Tarhana pişirelim şimdi. Gözümüzü de doyursun karnımızı da. Tarhana ılık suda karıştırılarak eritildi önce ve bir kenara bırakıldı. Dört büyük tahta kaşık tepeleme doluydu, dört kişiye tıka basa doyurucu yemek oldu. Üç orta boyda havuç rendelendi tencereye, iki avuç kurutulmuş fasulye kabuğu, iki diş sarmısak eklendi. Az suda haşlandı, yumuşadı bunlar. Sürekli karıştırarak ezdiğim tarhanayı ekledim sonra. Tarhanam acılı ve yeterince tuzlu, fazlasını ilave etmedim yani. Siz de tarhananızın tadından emin olmadan tuz biber ekmeyip, bu işi sona bıraksanız iyi olur.
Bir kaç taşım kaynadı, koyulaşır gibi oldu, altı kapandı.

Bol dereotu, az sızma ile lezzetine lezzet katıldı. Üstüne üstlük tabağa alınan bir kaşık sarmısaklı yoğurtla çok güzel oldu. Mini kızarık ekmeklerin isteyen için masaya gelmeleri unutulmadı. Bayılındı, bayılındı...

Kabak tatlımda katkı iki mandalina suyu, biraz mandalina ve limon kabuğu rendesi, üç beş karanfil idi. Kabaklar fazla yumuşamadan çekip aldım suyunun içinden. Sonra daha kaynattım şerbet ağırlaşsın diye. Bir limonun suyunu ilave etmeyi de unutmadım tabii.



Zeynep’in tavsiyesi ile Carte d’Or Kurabiye Güzeli aldık. Kabak tatlısının yanına kattık. Kaymak niyetine ama serin serin. Ceviz olmazsa olmazdı, tabii ki vardı.

Karşımda da sonbahar huznüne kendi hüzünlerini katmış iki ahşap ev vardı. Sarmaşıklarını turunculu sarılı kırmızılı renklendiren ahşap ev... Yapraklarının yeşilini kışa da saklamak istercesine direnen ceviz ağacının bahçesindeki sarı pencereli ahşap ev... Onlar belki de son sonbaharı yaşıyorlar bizimle, son kışı eğer kışa çıkarlarsa. Sonra betonlaşacaklar. Sonra ne ceviz ağacı olacak dallarında kuşlar öten, ne de kertenkele peşinden sarmaşıklara tırmanan kedilerim.

Hafif yemek yiyecektim ben hani? Dertlenince unutuyorum.

Çarşamba, Kasım 02, 2005

Bari bir lokum alsaydınız...

Bayram yazısı yazamayış hallerimi okumaktasınız. 3 Aralık 2002'de de yazamamışım. www.acikradyo.com yazilarim pek üstüste geldi ama sırası da geldi.

Şeker gibi olsun bayramlarınız. Gönlünüzce...


Bu yazının, yazımla bir alakası yoktur

Bayram yazısına bir yerden girmek gerekiyordu. Ben de kendime düşünme molası alıp, önce CD’mi girdim. CD’mi, birbuçuk yıldır sahibi olup, işletmesini henüz pek beceremediğim sevgili Sony’me girdim. Elimi önünden gölge gibi geçirince kapakları falan açılan ve ne yapmayınca bilmem kapanan, müthiş bir alet bu. El kitabı elimde, ancak öyle anlaşabiliyoruz. Uzaylı. Daha bir yıl falan dayanmak istiyorum. Baktım olmadı, varsa kursuna katılacağım. Yoksa üç beş özel işletme dersi alırım artık.

Şimdi böyle bir mükemmel alete olsa olsa ne müzik girilir de dinlenir dersiniz? Al Di Meola ve Chick Corea filan mesela. Övünmek gibi olmasın ama ben bu adamlarla tanıştım, röportajlar falan yaptım da oradan biliyorum. Chick hatta beni pek sevmişti de memleketi olan Massachusetts’e akşam yemeğine davet etmişti!

Zaten bu meslekte yaşlansaydım Leyla Umar’a benzer miydim acaba diye düşünür dururum. Elimde bir şişe Yeni Rakı, pastırma, beyaz peynir falan yallah Chick’e uçuşurdum. O da bir gece önceden fasulye ıslatmış olurdu, nefis bir pastırmalı kuru fasulye pişerken, yine benim yanımda götürdüğüm baldo pirincinden de tel tel bir pilav atardım.

Chick arkadaşımın sol elinde bir keramet varmış. Piyanosunu kimseler gibi çalmıyor bu sebeple. Solda sıfır olan piyano kültürümle size tarife kalkarsam yandım Allah olursunuz, iyisi mi ebediyen susup oturayım.

Klasik caz sevgimin, Freddie Hubbart’dan trompet ve Art Blakey’den de davul mavul durumlarının üzerinde durup, toz duman da basmayalım şimdi orta yere. Bizim Açık’çılar yemezler. Radyocusu da yemez, Sitecisi de. Şıp buluverirler boşluğumu. CD kapaklarını falan karıştırıyorum gibilerine gelir veya internet avcılığına çıktım zannederler. Onların bilmedikleri yok çünkü, bir müzik programları yapıyorlar, ben altında ezilip üstünde büzülüyorum. Benim gibi cazla başlayıp Arabın yalellisi ile devam edeni yok öyle.

Açık Radyo’nun eline düştüm

Sahi, internette çıktığım Rod McKuen avından maalesef ellerim boş dönüyorum. Rod benim bir gençlik aşkımdı. Yıllar sonra, yaşımı başımı alınca bende yeniden saplantı haline geldi ki, CD’lerini bulmak için ortalığı birbirine katıyorum. Nazımın geçtiği herkesi de bu işe koştum. Internet, New York, Londra, Paris nafile. Galiba sonunda elimdeki LP’leri Açık Radyo’ya götürüp, “Var mı bunları CD yapmanın bir çaresi,” diye yamanmaya çalışacağım. The Sea, The Earth ve The Sky böylece onların da yanına kâr kalmış olur. Dolayısıyla aziz İstanbullulara mâlolmuş olur, fena da olmaz.

Rod McKuen poet/diseur. (Hani şiirlerini müzik üzerine okuyanlardan.) Onu dinlerken sanki buzlar üzerinde elektrikli battaniyeye sarılmış yatıyor gibi oluyor insan. İçimi titreten sıcacık bir duygu. Veya kızgın kumların içinden buzlu suya atlamak gibi. Alone, onun şiir kitaplarından biri, başucumda sararıp solanlardan, taa 1977’den beri.

Ben sürekli yalnız olmayı sevdiğimi hiç söylemedim. Ben dedim ki, yalnız olmayı herhangi biriyle beraber olmaktan daha çok seviyorum.

Bayrama gelemiyorum bir türlü

McKuen dinlemeyi sadece aklımdan geçirmekle kalıyorum. Di Meola, Kiss My Axe çalıp mest oluyorum. Perküsyoncusu Arto Tunçboyacıyan ara ara mırıldanıyor da. Corea’dan Return to Forever dinlerken ağlıyorum.
Ve de tam dam üstüne saksağan bir vaziyette, adının son harfi olan ı’nın üstü şapkalı Davut Sularî’yi dinlemeye koyuluyorum. Evet, sırf kafam bayram lafı yapsın diye. Nedeni albümün adı. Bugün Bayram Günü Derler.

Yine de bayramlık konu bulamıyorum. Şimdi de kalkıp ıspanak kavurdum mesela, Temel Reis etkisi yapar belki. İki de yumurta içine. Allah bu yıkanmış ıspanakları çıkaranlardan razı olsun. Bilvesile bayramlarını kutlarım. Harhar ateşte kavuruyorsun, tuzu biberi, yumurtası, al sana nefis bir yemek. Geçenlerde yine Kadıköy’deydim de Hanımeller’e sırf ıspanaklı yumurta yemek için girdim. Öyle canım çekiyor bazı bazı.

Sözde müşteriyi memnun edecektim

Hani, mümkün mü yapılması gerekeni yapmam? Değil. Kahve yapmak isterken elma yemek, Yeşilköy’den yolcumu karşılamaya gideceğime Kartal’da araba vapuru beklemek falan da benim son derece normal hallerimden. Bayram yazısı yazamamam da, aynen bu şartlanmaya tepki duygularımı aşamamamdan kaynaklanıyor. Haftalardır, sırf müşteri memnun olsun, ben de matluba muvafık bir yazı yazmış olayım diye taktım kafaya bayram yazısı da bayram yazısı diye. Yastığımın üzerinde yatırdığım rugan pabuçlarımla olan anılarımdan tutun, Çekirge’de analı babalı ve ablalı geçirdiğim o güzelim bayram günlerine kadar aklımdan geçmeyen yok. Ancak, aklımdan geçenleri yazmam mümkün değil.

Bayramsız seyransız da bitirmek gelmedi içimden. İçinde ipsiz sapsız üç beş kere bayram lafı geçti diye bu yazının yazmak istediğim yazıyla bir alakası mı oldu yani?

Hüzünlenelim bari

Aşağıdaki sözcükleri yazdığım, yıllar öncesindeki o günün birikmiş hüzünleri kadar yoğun hüzün var şimdi içimde. Hiç olmazsa o hüzünlü bayram duygularımda buluşalım.

Aklıma esti durduk yerde, bindim şöyle bir vapura / bir o yana bir bu yana ruhum salına salına. Kendimi gezdiriyorum bugün, bugün içimde bayram / her martıya kanat gönlüm, eşe dosta uçuyorum.
İçimde bir kalabalık o dünyadan bu dünyaya / kimler yok ki bir saysam, bir gırgır bir şamata. Merhaba Canım*, selam Çocuk**, hey yavrum Koca Oğlan*** / ben buralarda böyleyim işte, ne haber sizin ordan?
Kalayse dostum****, şerefe baba, öpüyorum canım Adam***** / ben buralarda böyleyim işte, ne haber sizin ordan?
Kendimi gezdiriyorum bugün, bugün içimde bayram / ben buralarda böyleyim işte, ne haber sizin ordan?

Tamam, bayram havasına girdim. Hazır girmişken müsadenizle ben Nautilus’a kadar gidip bayram alış verişimi yapayım.
Siz de at üzerinde yaşayan ve ölen Alevi aşık Davut Sularî’nin Kalan Müzik, Arşiv Serisi’nden olan CD’sini alıp dinleyin…

“Bugün bayram günü derler âlem eylenir / Sen bizim yaylaya gel başın için
Dertliler oturmuş derdin söyleşir / Etme intizarı gül başın için hey hey…”

…ve biraz daha hüzünlenin.

Bu da olmadı değil mi? Ne biçim bayram muhabbeti bu böyle?

Bari bir lokum alsaydınız.


* Okan Uysaler ** Yavuzer Çetinkaya *** Yaman Okay **** Çiçek Pasajı’ndan biracı Apostol ***** İşte Öyle Biri