Kedili Mutfaklar

Çarşamba, Haziran 27, 2007

Karadut aşkına

Bir hafta aralıkla etti iki, ben hooop Mine'sine. Mine'nin orası cennet. Çiçekler, ağaçlar, yabanisi medenisi..., sokaktan buyur edilip bahçeye kayıtlı yaşayan dört ayaklılar çeşidi... Bahçe nüfusunun kendi aralarında üreme şansları artık yok ama çocuklarını ya karnında ya da arkasına katmış getiren annelere kapılar ardına kadar açık. Kendimi oraya çok yakıştırıyorum bir, ikincisi hayatımın vurgunlarını orada gerçekleştiriyorum; varolsun Mine'si.

Şeklen göstermek icabederse eğer, son vurgun neticesinde eve vardığım zaman yerlerine yerleşen saksılı bitkilerim hariç, mutfağıma giren elle toplanmış meyvelerim bunlar.


Doyumsuz lezzette karadut başrolde. Zaten dahli büyüktür ikide bir bahçede bitmemin. Hele yaptığım grappa di gelso nero*, gerçekten lezzetüstü oldu.

Gözünüze herhangi bir yerde karadut ilişirse eğer diye; yarım litrelik şarap karafına boğazına yakın karadut ve altı dolu kaşık şeker koydum. Grappa ile doldurdum ve ağzını streçle sıkıca sardım. İki üç gün, şekerin erimesini sağlayana kadar çalkalayın ve oldu bitti. Çok yoğun bir içki, ben bol buzlu içiyorum.
Bahçeye vardığımda merdiven tepesine çıkılmış vişneler toplanıyordu. Ağaç çileklerini de Mine'siyle birlikte topladık. Neden az diye sormayın sakın. Üç yer bir kenara koyarsan ancak bu kadar oluyor.


Bunlar da yabani kirazlarım. Mini boylu maksi lezzetli bir garip kiraz. Öyle allı ballı kirazlara benzemiyor, insan elini attı mı fındık fıstık gibi arka arkaya yediriyor kendini.



Derkeeeen, azıcık ve fakat değdi doğrusu dedirten frenk/amerikan üzümüm! Kurutulmuşunun satışı yaygınlaştı ama tazesini bulmak henüz zor.

Frenk üzümlerim votka içinde, ağaç çilekleriyle birlikte yatıyorlar. Öyle bir lezzet vermişler ki votkaya, ithal markaların flavored / tatlandırılmış çeşitlerini hayli utandırır.

Karadut, yabani kiraz, vişne ve ağaç çileğinden yaptığım reçel.


Ben annemin dört bebeğinden biriyim. Annem akıllıymış, bizi çok iyi bakıldığımız http://www.mineflora.com/ 'a getirdi.

Ben giderim Mine'ye hop Mine'ye...

*E tamam, grappa İtalyan içkisi olduğu için, yaptığım karadutlu grappayı da italyanca adlandırdım.

Absolut çüşşş...

Pansuman / Vay hayvan vay
Bir Ermeni'ye ait blogdan baş vermiş. Ne yazık ki arama motorlarında "Absolut" arayan için baş köşeye yerleşmiş.
"Absolut Denial Protest against Turkey's continual denial of the Armenian Genocide of 1915 "
ibaresiyle bir Absolut şişesinde bayrağımız.
Absolut çüşşşş yani.

Pazartesi, Haziran 25, 2007

Eskiciiiii...


(Madem bu kadar mazi içimde yara, lavantalarımı koysam koysam şu çaydanlığa koysam bari. Dönsem dönsem Roma'ya yetmişli yıllara, otursam sevdiğimle karşı karşıya. Çaydanlığın o zaman sağlam olan fincanlarında çaylarımızı kahvelerimizi içsek. )

Koklamaya alıştığım en eski koku. Daha bebekken üzerine yatırıldığım çarşaf, kurulandığım havlu, giydirildiğim fistan mutlaka lavanta torbacıklarının gardiyanlığındaki dolaplar içine hapsedilmiş. Torbacıklardan süzülüp önce o dokulara sonra da tenime sinmiş mis kokusu.

Büyüyüp adam olunca, yolda lavantacı çingene sektirilmemiş; daha taze, daha daha taze lavanta kokusuyla buluşmak için torbacıkların lavantaları sürekli yenilenmiş. Yerini yenilerinin aldığı eskiler de atılmaya kıyılamamış, büyükçe torbalara doldurulup yatak altlarına yerleştirilmiş.

Bahçem varsa da olmuş olmasa da olmuş yanı başımda, tek kök de olsa bir minicik saksıda. Hüzünlü salınımıyla, nerden geldiğini belli etmeyecek kadar utangaç kokusuyla zaman makinesi gibi getirip götürmüş beni, dünden bugüne ve düne yeniden.

Eskiciiiii, eski kokular alırımmmm eskiciiiii...

Pazar, Haziran 24, 2007

Pizza böreği

(Bak şimdi, bu fotoğraf beni utandıracak gibi duruyor. Yeniden yapılırsa eğer, eriyen bir peynirle yapılsa daha iyi olacak. Ağız sulandırıcı bir pizzaların pizzasıymış gibi poz verecek.)

Acilen yapıldı, uğraştırmadı. İki yufka, sıkı sıkı sarılmış iç içe yufkacı tarafından, nasıl sarılmışsa... Ben de sarılı haliyle ince ince kıydım ikisini de, şeritledim.. Tepsiye silkeleyip açarak serdim. Sızma ve pizza baharatı ile iyice tatlandırdığım yufka şeritlerini iki de yumurta kırıp elimle karıştırdım.

Olay budur. Sonra üzerine istediğinizi koyun. Ben ufalanmış sürk peyniri ile kıyılmış hindi pastırması koydum. Dolapta durup duran şeylerdendiler. Tüketilmeyi çoktan haketmişlerdi.

Fırında çıtır çıtır pişti. Pişmenin orta yerinde çok az su ile ıslattım pizza böreğimi. Biraz da arnavutlu sarmısaklı yağda bekletilmiş kuru domates ekledim. Taze domatesle mi yapsaydım? Evet daha iyi olurdu.

Böyle uyduruk şeyler yapmayı, artmış / kalmışları değerlendirmek için çok faydalı buluyorum.

Afiyetle yenildi, beğenildi.

Cumartesi, Haziran 23, 2007

Fındık sofrası

Bağlarbaşı'nı tepeden Beylerbeyi sahiline bağlayan yokuşun altına doğru Rizeli bir mobilyacı var. Kapı önünde bahçe mobilyaları sergiler, mağaza içinde değişik zevk ve ihtiyaçlara göre ev mobilyaları da bulunur. Biraz ters ama dürüst bir adamdır. Malının kalitesini anlatır. "Bu tikin iyisi çünkü ağacın ortası," der. Orta kalite iyinin yanlarından, düşük kaliteli tik derseniz ağacın dışa en yakın bölümünden çıkarmış. İyisi ağır, kalite düştükçe hafiflermiş tikler.

İki rejisör koltuğu alıp, her yerde 35, 40, 50 YTL'ye de bulundukları halde 100'er liradan nakit öderken (yoksa 115!), kenarına oturup soğuk su bardağımı üzerine koyduğum sehpa dikkatimi çekti. Sonra da hikayesini dinledim.


(Eski zamanlarda, mesela 100 yıl öncesine kadar, Karadeniz'de bu güzelim sofralar yapılırmış.)

Bahçelere açılan derin çukurlara fındık atılarak üzerine toprak örtülüyor. Fındık filizlendikçe biraz daha toprak, uzayıp büyüdükçe biraz daha... Fındıklar birbirlerine sarılıp kenetlenerek gelişiyor,büyüyor, ağaçlaşıyor.. Artık kaç yıl sürüyorsa bu iş. Derken eski çukurun etrafını kazarak çıkarıyorlar ortaya, oluşan fındık odununu. Dilimliyor ve sofra yapıyorlar..., mış o zamanlar, artık yokmuş, kaybolmuş bir zenaatmiş.

Sofranın küçük bir bölümü tamir görüp orijinalliğini kaybetmiş olsa da, bayıldım ben ona.

"Ailemindi, korumaya aldım," dedi Rizeli. Sormadım artık satar mı, satmaz mıııı?

Cuma, Haziran 22, 2007

Ihlamur çiçeği ile patatesli somon lüksü...

Ihlamur hor görülüyor. Ihlamura, hastaya içirelim yeter, muamelesi çekiliyor. Ya, "Yaaa ıhlamur mu, ı ıııııııh," deniyor, ya da ıhlamur sadece derde kedere deva, işte o kadar gibi yapılıyor. http://www.ntvmsnbc.com/news/358800.asp

Ben ıhlamura hastayım. İçimine değil pek de, ağacına çiçeğine. Aygın baygın kokarak insanı narkozlamasına. Yemesine. Sarı beyazımsı çiçeklerinin ballı gibi tadı, malûm yenilebilir çiçeklerin önünde geliyor. Buna rağmen pek rağbet görmüyor.

Bizim yakanın ıhlamurları, Avrupa'dan Asya istikametine köprüden çıkıp sağdan ilk sapağa inerken belli eder kendini. Bir oooooh dedirtir, bir bayıltır zevkten, bir söyletir... Ihlamurlu şarkı bilinmese de kafadan, önce yazdırır besteletir, sonra söyletir.
Ihlamuru yemeklerde kullanan nadir insanlardanım galiba. İlle de patatesle çok yakıştırırım. sütlü püre içinde, limonlu patates salatasında, etli patatesli haşlama yemeklerinde... Sütlü tatlılarda kullanınca da değerli katkısı inkar edilemeyecek kadar büyüktür.
Son Mine'si seferi ganimetlerimden ağacından toplanmış ıhlamur çiçekleriyle, somonlu ve patatesli bir yemek çıktı ortaya. Lüks bir yemek oldu!
(Çiçekleri taze saklamak için kağıt mutfak havlularına sarıp poşetleyerek buzdolabında bekletiyorum. Kış için dondurucuda tutun, tazeliğini korur.)
Enine veya boyuna kalın dilimlere bölünmüş üç patates..., üç beş karanfil..., taze çekilen karabiber..., tuz..., biraz sızma..., bir bardak beyaz şarapla yarım bardak kadar su ve ıhlamur çiçekleri birlikte; patates dilimleri biraz yumuşayana kadar haşlanacak. Bu süreyi tava veya tencerenizin tepesine sıkıca folyo örterek çabuklaştırır, üstelik ıhlamur kokusunun sıvışıp gitmesini engellemiş olursunuz.
Somon parçaları tuz, yine taze çekilen karabiber ve taze rendelenen muskatla hafifçe okşanarak patateslere ilave edilecek. Limon dilimleriyle süsleyip, biraz da limon sıkarak, tekrar folyolanıp pişecek.
Kısacık bir zamanda, kral sofralarına layık bir yemeğim oldu.
Koklamaya kıyamıyorum.
Kullandığınız şarap soğutuldu mu?
Her lüksünüz tamam mı?
Tabakta bir şey kalmadı, limonları, çiçekleri silip süpürdünüz mü?
Karanfiller hariç.

Perşembe, Haziran 21, 2007

"Dumanı Üstünde"


Yaz günü "Dumanı Üstünde" çıkan çorba kitabının içinde serin yaz çorbaları da olunca ne oldu biliyor musunuz? Aramaktan ayaklarıma kara sular indi. Kapışıldı, kalmadı mı ne kitapçılarda? Hayali ürün ısmarlama alışkanlıklarım da olmayınca, kitabıma kavuşmam haftayı buldu. Allahtan Candan'ın elinde bulundurduğu tek tane kitabı elleyip okşamak gibi bir lüksüm olmuştu, Mine'sinin serasına konuşlandığımız o güzel gün.

Kitabı fotoğraflarken Candan'ı ikiye katlamak istedim. Çorba içmekten hepimize kafayı çorbayla bozduracak olan "Dumanı Üstünde", Candan kızımın bana hediyesi güzelim bir yemek örtüsü üzerinde duruyor. Güzel çorbalar içmek de kısmet olacak inşallah o örtü üzerinde.

Karadut ağaçlarında dut bırakmadı Candan. Bir sonraki kitabı Dut Ağacından Nağmeler olacakmış gibi, şüpheleniyorum. Hiç sözümü dinlemedi çünkü, "Yetti kızım, etme kızım, bak karnın marnın ağrır sonra haaa..." Oralı olmadı. Dut fikirleri biriktiriyor belli. Üstelik serayı terkederken yanına bir koca kova dolusu karadut almasından da huylanıyorum.

Cadılar Bayramı olsun olmasın. O hep süpürgesinde yaşıyor. Bir orada bir burada uçuşuyor süpürge üstü. Gelişlerinde mutlu ,dönüşlerinde biraz hüzünlü oluyorum. O benim çok geç tanıdığım, tanıdığıma da bin pişman olduğum Şirinceli kızım Candan. Öyle ya, tam da ümidi kesmişken, hayatta bu kadar toparlayıcı, yapıcı, yaratıcı, cesur, akıllı, üretken, sevecen insanlar çok az artık demişken; al başına bir tane daha. Candan cadısı bir tatlı bela.


E bre Şirinceli kızım Candan, almış çorbaların içinde de didiklemişsin beni. Efendi efendi yazmıyormuşum yemek anlatımlarımı. Bak ne diyorum, onlar anlatım sadece, tamam mı? Ben kimseye yemek yapmayı falan değil, mutfakta yaşamayı öğretiyorum. Beeeen, mutfağı daha daha yaratılası bir yer kılan esnekliklerimi anlatıyorum. Beeeeeeen, bende olan savoir faire (yapmayı yakıştırmak desem bu sözcüklerin açıklamasına) hallerime / duyumlarıma, yemek yapmayı sevenleri özendirmek istiyorum.

Candan kızım kitabında tavuklusunu hiç hatırlamadığım üç çorbamı tarif haline sokmuş, yapılası kılmış... Ellerine sağlık Cadı.

Haa fotoğrafta bir ahtapot karıştırıcı var ya? O da Ceylan'dan. Bızzzzt kadar parçalayıcı / ezici bir aletle çalışmak istemediğim zaman hiç elimden düşmüyor. Tarhana çorbasını mesela, hep ahtapot karıştırır.

Şimdi kitapçılara koşup "Dumanı Üstünde" alın birer tane.

Çorbanızın keyfine bakın.

Çarşamba, Haziran 20, 2007

Bebek


Bu bebekler de ne? Bu bebekler Kuzguncuk İlköğretim Okulu yararına satılan ve okul öğrencilerinin yaptığı bebekler. Dayanamadım, çocuk ruhumu engelleyemedim, aldım. Zaten bez bebek dendi mi kendimden geçerim. Bebekliğimde oynadıklarım bir yana büyüklüğümde kendi yaptıklarım da öyle güzellerdi ki. Bayılırdı eş dostun çocukları. Yine yapsam keşke, neden olmasın?


Derken onları bizim kızlara hediye ettim. Zaten o gün Mine'sinin serasında çocuklar gibi şendik. Ben bebeğimi evde bıraktığımdan kucağıma Kınalı'yı aldım. Kınalı seradakilerden sadece biri. Uysal, şeker gibi bir kedicik. Tek erkek bebek Candan'a gitti. Mine ve Ceylan'a kızlar düştü.

Biz koca koca kadınlar bebekti kediydi oynaya duralım, iki gün sonra gerçek bebek Maya doğdu. Maya bebek Mine'sinin torunu. Bu fotoğraf doğumdan üç beş saat sonra çekilmiş.

O top suratını ısırırım senin Maya. Sevgi dolu güzel günler beklesin seni.

İlk bez bebeğin benden.

Pazartesi, Haziran 18, 2007

Erik papazı buldu!



(1. Kalbin içinde fotoğrafı çeken elim de mevcut. 2. Sosun rengi sevimsiz duruyor ama alt fotoğrafta görüldüğü üzere, değil!)

Canerikler tatlanmaya başladı. Yumuşamaya da. Mine'si http://www.mineflora.com/ bize* öyle çok toplatmış ki, yemeye yetişemem diye yarısını sos yaptım. Meyva, dondurma ve sütlü tatlılarla mükemmel gider. Yeğenim Aylin somon ızgaradan, salata soslarına değerlendirir. Ben içine özellikle paskalya çöreği banar, ekşisiyle tatlısını yakıştırdığım her yerde mesela güzel bir rare/az pişmiş biftekle yuvarlar giderim.


Eriklerimin bir kilosunu, üstünü geçene kadar suda kaynatıp yumuşattıktan sonra delikli kepçe ile tel süzgeçe aldım. Haşlama suyuna kilodan eksik, bence 700 gram kadar, şeker koyup kaynatarak şurup yaptım. Erikleri iyice ezerek şuruba ekledim. Güzel bir sos akışkanlığında olunca içine amerikan/frenk üzümü kattım. Onları yumuşatmadım ama, kuru/dişe gelir lezzetleri kalsın istedim. İki parça da sakız dövüp attım son kaynamaya.

Çok güzel oldu çok.

Ben hiç canerik sosu yememiştim.

Erik papazı buldu!

* Sevgili Mine'si bize serasında çok keyifli bir gün yaşattı. Biz dediklerim Şirinceli kızım Candan, Ceylan ve ben . Ben zaten oraya gittiğim zaman kendimi Oyiş harikalar diyarında hissediyorum. Mine önderliğinde tek sıra halinde yürüyüşe geçiyoruz o koccaman bahçe içinde. Sıraya üç beş kedicik de ekleyin bazı sakin yürüyüşte, bazı deli deli oyunlar yaparak koşturan yanımız sıra. O ağaç senin bu ağaç benim, şu çiçek bu böcek, o zehirli bu faydalı, kurbağa arı çekirge, onu ye bunu elleme... Off çoook eğlenceli. Bu seferimizde karadut ve frambuaza doyduk. Daha neler neler...

Yine yazarım, malzeme çoook.

Pazar, Haziran 17, 2007

Sen oyna Kimsecik sen oyna

Korhan Abi gelmişti. Annoya'nın başı bilgisayarla belaya girdiği zaman hızır gibi yetişir Korhan Abimiz. Bizi çok sevdiği söylenemez doğrusu ama birlikte oyun oynamamızı çok sever. Uzatma kablolarıyla bizi bir tek o oynatır.

Yeğenabimiz Aycan ve Gelinablamız Nurci'nin düğün filmini de seyretti gelmişken. Biz de baktık biraz tabii. Kendi düğünümden bazı anılar canlandı gözümde. Ben Karacan ailesine gelin gitmiştim. Kayınvaldem Cemile Karacan olur. Oğlu Ömer Karacan, damadı Mehmet Ali Birand Amca ve kızı Annoya'mın sınıf arkadaşı Cemre Birand Abla en yakın akrabalarım. Aaah ne günlerdi o günler.

Fır fır döndürüyor beni Korhan Abi. Başım dönmüyor ama. Sahi kedilerin başı dönmez miymiş? Herhalde dönmezmiş ki, nerelere tırmanıp iniyoruz öyle fütursuz hallerimizle.


Nerde kalmıştık? İşte o güzel düğünün ardından gelen balayımızda bu karaoğlana hamile kaldım hemen. Tek çocuk sahibi oldum. Aile efradı pek nazlı olduğum konusunda fikir birliği ettiler.

Öyleyim.

Annoya'm bir anlatsa şaşar kalırsınız.

Cumartesi, Haziran 16, 2007

Hoşgeldin Kargo

( İyi yere dükkan açtın. Burası her hayvanı sever yerlerden.)


(O daha bebek. Tüyleri yeni yeni çıkıyor. Davetsiz misafir. Gözleri maviş henüz, gaga hep açık doyurulmak için.)
Küçük bir kargamız oldu bu sabah. Yavrularına uçuş alıştırmaları yaptıran anne kargadan ayrılıp bize geldi. Tam da dün Mine'den getirdiğim ganimetlerimi dikecek saksılarımı ayarlıyordum kendime camönü çiçekliklerimden, paaaaat elimdeki saksıya gir sen. İlk sözlerim, "Hoşgeldin Kargo," oldu. Rahatladı bu iki sözcüğü duyunca, girdiği saksıya yerleşti. Pencereyi kapattım yavaşça, koştum mutfağa.
Ne severdi kargalar en çok. Ceviz. Şimdi elimden iç ceviz yiyerek oturuyor saksıda. Annesi daha görünmedi. Öbür bebelerini doyurup gelir Kargo'yu alır diye ümidediyorum. Geldiğinde gözümü falan oymasın diye dikkat etmeliyim!
Kimsecik ve Cancan mı? Sen çık ben çıkayım kavgası ediyorlar pencere kenarına zıplayıp Kargo'ya yakın olmak için.

Perşembe, Haziran 14, 2007

Temiz çamaşır...


"Temiz çamaşır mı? Bak anne, bir kaza geçirecek olsam zaten muhtemelen altıma sıçacağım."


Pansuman / Anaların kulakları çınlasın

Çocukluğumda en sık maruz kaldığım Annem Selma nasihatlerinden biriydi. Sokağa mutlaka tertemiz iç çamaşırları ile çıkılacak. Yepyeni olmayabilir ama tertemiz olmalııı, olacaakkkk. Ya Allah korusun bir kaza maza gelir de insanın başına...

Halâ bir dikkat pür dikkat ederim bu hususa. Hatta abartıp iç giyimin dış giyimle renk uyumu sağlamasını da ihmal etmem. Yeşili de olmalı kırmızısı da bu meretlerin, bulunsun bir kenarda.

Bu karikatür beni çok güldürdü. Hiç düşünmemiştim.

Çarşamba, Haziran 13, 2007

Kapari ekşisiyle bulgurlu pırasa

(Bu fotoğraf tıklanır. Tıklandığında hattâ, daha da lezzetli olacaktır.)


Pırasa ekşili yenir. Pırasaya ille de reva görülen ekşi limon ekşisidir. Ben, limona olan aşkımı öldürseler inkâr edemem ama başka ekşilere gönül kaydırmadan da edemem.

Bulgurlu pırasayı ilk yapışım değil tabii. Ama ben hangi yemeğin tadını iki kere aynı yapmışım ki? Üstelik hep söylerim ya, neden yapayım? Mutfak denen yer yaratıcılıklara sonsuz açık. İçine girdiğim zaman modacı gibiyim sanki. Tasarlayıp hazırladığım veya anında aklıma düşüp de uyguladığım yemekler de o günün modası.

Pırasalarım incecik kalem modeli olanlardan. Kalınlarını sevmiyorum zaten. Taze soğan gibilerini gördüm mü alırım. Yabancı pazarcılardan alışveriş etmem pek. Ettiğim zamanlar tahtanın bir yanından pazarcı söylenir, diğer tarafından ben. Neyse ki İcadiye'nin yıllardır tahta sahibi pazarcıları huysuzluklarımı gençliğimden beri takipte olduklarından huysuz ihtiyar'a çıkarmazlar adımı. Hattâ yeni pazarcılara takdim şeklim vardır, "Ablamıza iyi bakacaksın, seçecek..."

Pazar yerlerinde zordur bu mertebeye erişmek. Tek çaresi enayi gibi durmaktan geçer. Kaç para diye sormazsın. Ne derlerse verirsin. Hattâ üç beş fazlasını teklif eder, pazar yerlerinde olmayacak kadar çok elleme ve uzun boylu seçme hareketleri gerçekleştirebilirsin.

Almayı öğrendik neyse! Orta yerinden katlettirmeden, ince uzun endamlarıyla eve de getirdik.
Bu sefer incecikten çentelim onları. İçine bir havuç rendeleyip sızmada çevirmeye başlayalım, taa ki rengi değişene kadar.

Şimdi sıra, bir ara pırasa köftesi yapmak için malzeme ayırmaya geldi. Pazardan alışveriş etmenin bir beter tarafı da hakimiyetsizlik. Ne kendine hakim olabiliyorsun ne de pazarcı esnafa. Doluyor torbalar ki en az birer ikişer kilo. İşte bu durumda, derin dondurucuda ikinci yemek olanakları artıyor.

Köfteliği ayırdıktan sonra kırmızı bir çarliyi çekirdekleri alınmış olarak doğradık pırasanın içine. Sarmısaksız yemek yapmayalım, sarmısak da koyalım. Derken tatlandırıcılara geçelim. Taze çekilmiş karabiber, deniz tuzu ve şeker mutlaka olsun. Karışık kuru otlar koydum, Italian Seasoning dediklerinden. Bu ilaveler hep yemeğin tadını bir daha erişilmez yapacak olan lezzetler oluyor benim mutfağımda. Siz benimsediğiniz tatlarla her zaman aynı lezzeti elde etmekte serbestsiniz tabii.

...ve deeee bir avuç iri bulgur atarak suyunu ilave edelim, pişsin.

Kapari, çok bol kapari...,

maydanoz/dereotu, yarım demet maydanoz/dereotu...,

...kattık, kapattık ateşi.

Pırasa pırasa olmaktan çıktı.

"Bu ne buuuu?" dedirtti kendine.

Çok konuştum.

Çok becerikliyim maşallah, n'aaapiiiim?

Cuma, Haziran 08, 2007

Kekikli iç bakla yahnisi


(1. Çiçeklerim kekik çiçeği ve bir minicik ıtır. Sofrada mutfağa dair yeşillikler görmeye bayılırım. 2. Örtü Anneannem Estreya'nın el işlerinden bir yorgan başı. 3. Sağ üst köşeye dikkat, bir kuyruk hareketi görülüyor mu? 4. Tıklayıp seyreyleyin.)

Süper. Valla.

Daha şimdi keşfolunuyor. Yani henüz yenmedi. Yani daha pişmedi bile.

Olsun. Çok lezzetli pişişi var. Kokusu da adamın bir taraflarını şişirecek kadar güzel.

Düşüncelerimde bunu özel trattoriamda pişiriyormuşum gibiyim sanki. Üç beş masam var, ne yaparsam yiyen dostlar var etrafta. Keyfim yerinde. Trattoria çünkü kokusu İtalyan kokacak kekikli baklamın. Daha kekiğini atmadım ama atınca o da olacak. Taze kekiğim yine has bahçemden. Öyle bir tadı kokusu var ki, bundan böyle hangi dağın kekiğini tatsam boş.

İç baklam yarım kilo, Kuzguncuk İcadiye pazarından tazecik alınmış, içinde bir kaç sıkım limon olan suda haşlanıp süzülmüş. Üç kuru soğan koyulacak büyükçe, yahni olacak ya, yahni bol soğan demek. Bol da sarmısak olsun, bir baştan çıkan irili ufaklı bütün dişleri kullandım.

Misler gibi sızmada öldürene kadar çevirdim üç beş kere bızzzztladığım soğan ve sarmısağı. Deniz tuzu ve toz şeker, hep herkesin ağız tadına göre değişen miktarlarda ilave edildi. Derken bakla da tencereye girdi ve soğuk suyu koyuldu, bir bardak mesela. Yetmezse sıcak olarak sonradan su ilave ederiz.

Tamam pişti dediğiniz anda kekiğini katarak bir taşım kaynatıp kapatın ateşi. Bu iç baklaya acayip bir İtalyan mutfağı kokusu getirecek. Şimdi sıra bir İtalyan kokusu daha kullanmaya geldi. Bir büyük çay bardağı çekilmiş parmesanı sıcak yemeğe karıştırıp soğumaya bırakın.

Sarmısak, kekik, parmesan iç baklaya girdi. Olağan bir iş değil ama oldu.

Servis tabağını yine taze kekik yapraklarıyla süsledim. Allaaaaaaaahhh... Neeeee?

Daha yemedim.

Bu daha yememiş halim.

Yanında yatacağım galiba.

Perşembe, Haziran 07, 2007

Kimsecik & Gülücük


Bu evde öyküsü olmayan ne var ki? Hiç bir şey. Şu kucak kucağa yattığım uyuz maymun Annoya'mın Gülücük'ü. Gülücük çok yaşlı. Uyuzluğu derseniz otuz yıldır senede iki kere çamaşır makinesine girip haldır haldır çalkalanmaktan kaynaklanıyormuş. Kirli maymun istemiyor evde Annoya'm çünkü.

Şimdi bu Gülücük'ün Annoya'ma yamanması şöyle olmuş. Bizimki yine bir aşk acısı çekiyormuş. Hem aşk acısı çekiyor, hem de Roma sokaklarında aylak aylak dolaşıyormuş. Oyuncakçı dükkanı görmüş durmuş tabii. Hep yapar bunu, bayılır oyuncakçılara. O küçükken oyuncak moyuncak yokmuş ya, iki yapma bez bebek ve neden sonra bir taş bebeğe kavuşma hikayesi var, o da Beyrut'tan alınmışmış. İşte Roma'nın oralarda salya sümük dolaşıyor, oyuncakçı dükkanını görüyor, bakıyor vitrin camından ki, bu maymun da orada oturmuş ona bakıyor.

Ben Annoya'mın yalancısıyım, der ki, "Görür görmez kahkahalarla gülmeye başladım. Adını Gülücük koydum. Girdim dükkana sarıldım Gülücük'e, birlikte çıktık dışarı."

Sonra bunlar galiba aşık oluyorlar birbirlerine, artık peluş maymun ne kadar aşık olabiliyorsa, Annoya'm o bir içim su adamdan sonra bunda ne buluyorsa, bilmem o kadarını. Bildiğim halâ Gülücük'e bakınca koyverir kahkahayı Annoya'm, Gülücük bir tuhaf olur, utanır başını eğer.

Ben ve oğlum Cancan Gülücük'ü kıskanmayız. İşte bu seri fotoğraflarımda da, Annoya'mın yatağının ortasında yatan Gülücük'ü kafam ve patilerimle ite kaka yastıklı tarafa yaslıyorum. Ben de yanına girip yatıyorum.

Gördüğünüz mavi işli yorganbaşı Eniştemiz İnal'ın bebekliğindeki yatak takımlarından. Eniştemizin annesi Berşan Teyze'mizi kaybettiğimiz zaman Annoya'mızın sahiplendiği hatıra eşyalardan sadece biri. Şimdi üstünde biz yatıyoruz. Çünkü yastıkların üzerinde yatmayı seviyoruz. Tüylerimiz örtüde kalsın diye yapıyormuş bunu Annoya, ağzına burnuna gelmesinmiş.

Bu evde öyküsü olmayan ne var ki?

Bu kadından da roman olur.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Sarmısaklı pazar

Seramikten. Çay tabağı kadar ve tabağın ortasında bardağın oturacağı yuvarlak kadar olan yer tırtıllı. Kedilerin dili gibi ama tırtılları çok keskin.

Marsilya'dan geldi. Bizim ailenin bir bölümü oralardaydı geçenlerde. Ablam Hülya'nın gözüne takılınca almamazlık etmemiş sağolsun. Bilir sarmısak aşkımı. Bazı, "Yine miiii," diye kızsa da, ben de laf dinleyeceklerden değilim ya. Yememe bakıyorum.

Bu minik tabak, bana sık sık Marseillaise söylettiriyor. Allons enfants de la patrie, le jour de gloire est arrivé... İlerisini gerisini bilmem, bu kadar bilir bu kadar söylerim. Ne ilgi diyecekseniz eğer, tabakla Fransız millisi, hem de tam şu ara Sarko bizi bu kadar sevmezken? Bağlantı bir kocadan yana. Tatlısu İtalyan koca akrabalarının Marsilya'daki kır motelinde geçirdiğim hoş günler, sarmısaklı günler söylettiriyor Marseillaise'i. Ard niyet aramayın.

Orada, her sofrada, rendelenmiş sarmısakla bahçenin sızması karışıp beni mestederken yaşadıklarım aynı bu duygulardı işte. Sarmısak yediğim günler bir nevi zafer kazanmış gibi hissederim hep kendimi. Çocukluğumdan beri, her daim pekişerek artan bir duygumdur.



Tabağımın içinde iri bir diş sarmısağı yetmezse bir tane dahayı tırtıklaya tırtıklaya, üzerine iki damla tobasco damlatıp ve incecikten akıtarak Yunan ellerden gelme bir sızma... Derken zeytinli ciappata banarak içine, kırmızı çarliyi ısırıp ısırıp ağzıma bir yandan ballı biber tadı vererekten...

Dün dündü. Pazardı. Gel keyfim geldi.

Yanı sıra da sarmısağım gelmişti.

Amerikan servisim blucin kumaşından ve markası Oya Kayacan'dı.






Cumartesi, Haziran 02, 2007

Güzelcehisar günü


Kendimi sıktığım günler, beni yoran günler. Sadece anayasa paketinin anayasaya aykırı olduğunu duymak bile yeter adama. Kurşuna gelmiş, mayında kalmış arslanlarından da ceset haberleri al üzerine. Peşmergenin burnumuza silah dayadığını işit. Sağ birleşmede pürüz varmış, solda hayra alamet var mıymış? Vur kafanı taşlara.

Bugün her gün yaptıklarımı yapmadan, sıkıntımı silsem biraz üstümden başımdan. Yakın yollarda seyahat ettirsem kendime şöyle. Her büyük şehirde yaşanan/olunan gibi, İstanbul'da turist etsem kendimi iki üç saatliğine. Düşündüğüm gibi fırladım dün evden, güzergahım Salacak'tan Güzelcehisar veya bilmeyenler için Anadoluhisarı desem bilecekler hemen. http://www.guzelcehisar.com daha da bilemeyenlere olursa yardımcı olsun bakalım.

Göksu üzerindeki köprüyü geçer geçmez sağa dönünce Hüseyin Bey'in Cafeterya'sını bulacaksınız hemen. Öyle bilmiş istemiş, öyle koymuş adını. İçeri girip ukalalık etmeyeceksiniz, yok öyle yazılmaz böyle yazılır falan gibi.

Kendinizi bulduğunuz yer tam anadolulu bir mekân, bulunduğu Anadoluhisar semtiyle müsemma. Orada güzel kahvaltılar edebilir, yumurtalı yemeklerle veya kapıya tebeşirle düşülmüş balık notlarından seçmelerle karnınızı keyifle doyurabilirsiniz.

Şimdi tam açma zamanı olan manolya ağaçlarının kokusu, Göksu teknelerinin çıkardıkları taka tukalar bedava.

Elinize ne yakışıyorsa, ama kitap/kalem/kağıt belki de dantel oya, alın gidin oraya. Suyun, serinin, doğanın keyfini yoklayın şöyle bir.

Bana iyi geldi.
(Muhaşşi ~ Haşiye yazan. Bir kitabın kenarlarına ve altlarına açıklamalar yazan.)

Hüseyin Bey Cafeterya'sından çıkınca Muhaşşisinan Camii'ni görmeden gitmeyin bir yere. Yukarı doğru yürünecek biraz. Kendini daracık sokaklara köşelemiş, terkedilmiş bir evciğin arkasından çıkacak önünüze. Bir oda kadar, bir şirin; sarılıp kalırsınız ona tanıştığınıza bir memnun bir memnun..., ki o kadar olur.

SİNÂNÜDDÎN YÛSUF AMÂSİ
Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerden. İsmi, Sinânüddîn Yûsuf bin Hüsâmeddîn bin İlyas'dır. Muhaşşi Sinân Efendi diye de bilinir. Amasyalı olduğu için Amâsî nisbesiyle meşhûr olmuştur.

...ve devamı... http://www.uluyol.net/modules.php?name=evliyalar&op=content&tid=1177

Bu kadar, sonra da canım sinemaya gitmek istedi.

Akşam, haberlerde bir değişiklik yoktu.